Türkiye Cephe Ülkesi Olur, Kenar Ülke Olmaz

Ankara’da yapılan NATO Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir ev sahipliği başarısı değildir. Bu zirveyi sadece protokol, liderler fotoğrafı ve sonuç bildirgesi üzerinden okumak, meselenin esasını kaçırmak olur. Ankara Zirvesi’nin asıl anlamı, Türkiye’nin NATO içindeki konumuna dair verdiği stratejik mesajda saklıdır.

O mesaj şudur: Türkiye cephe ülkesi olur, ama kenar ülke olmaz.

Çünkü Türkiye uzun yıllardır NATO’nun güvenlik mimarisinde en kritik coğrafyalardan birinde yer almaktadır. Karadeniz güvenliği, Orta Doğu’daki istikrarsızlıklar, terörle mücadele, göç baskısı, enerji hatları ve Ukrayna savaşı gibi başlıkların tamamında Türkiye’nin konumu belirleyicidir. NATO, kriz anlarında Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını çok iyi bilmekte; Türkiye’den sorumluluk almasını, risk üstlenmesini ve ittifakın güvenlik yükünü paylaşmasını beklemektedir.

Fakat aynı Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçları gündeme geldiğinde, müttefiklik hukukuna yakışmayan kısıtlamalar, ambargolar ve siyasi blokajlar devreye girmektedir. İşte Ankara Zirvesi’nin görünür kıldığı temel çelişki budur.

Bir ülkeyi ittifakın ön hattında konumlandırıp, aynı zamanda o ülkenin savunma kapasitesini sınırlamaya çalışmak stratejik akılla bağdaşmaz. Türkiye’den cephe sorumluluğu bekleyenlerin, Türkiye’yi karar alma süreçlerinde kenara itme lüksü yoktur. Eğer güvenlik ortaksa, söz hakkı da ortak olmalıdır. Eğer tehditler birlikte karşılanacaksa, savunma sanayii, teknoloji paylaşımı ve tedarik zincirleri de aynı müttefiklik anlayışıyla ele alınmalıdır.

Bu nedenle Türkiye’nin zirvede savunma sanayii kısıtlamalarına yönelik itirazı basit bir diplomatik şikâyet değildir. Bu itiraz, NATO’nun iç tutarlılığına yöneltilmiş ciddi bir uyarıdır. Türkiye artık sadece silah alan, dışarıdan teknoloji bekleyen ve güvenliğini başkalarının kararlarına göre şekillendiren bir ülke değildir. Kendi savunma sistemlerini geliştiren, sahada deneyim kazanan, ihracat kapasitesini artıran ve bölgesel güç dengelerini etkileyebilen bir aktördür.

Bu dönüşüm, NATO içindeki eski alışkanlıkları da zorlamaktadır. Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi, ittifak içinde yıllardır süren merkez-çevre ilişkisini aşındırmaktadır. Ankara artık sadece güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir ülkedir. Bu durum Türkiye’yi daha vazgeçilmez kılarken, aynı zamanda Batılı başkentler açısından daha kolay yönetilemeyen bir aktöre dönüştürmektedir.

ABD ile yaşanan F-35 ve yaptırım krizleri de bu çerçevenin dışında düşünülemez. Mesele yalnızca bir savaş uçağı meselesi değildir. Mesele, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı ile ABD merkezli güvenlik düzeninin sınırlarının karşı karşıya gelmesidir. Washington’un Türkiye’ye yönelik yaklaşımı çoğu zaman müttefiklikten çok disiplin mekanizması mantığıyla şekillenmiştir. Ankara ise artık bu ilişkinin tek taraflı bağımlılık üzerinden yürümeyeceğini göstermektedir.

Ankara Zirvesi bu açıdan Türkiye’nin Batı’dan kopuşunu değil, Batı ile ilişkilerini daha gerçekçi bir zeminde yeniden kurma arayışını göstermektedir. Türkiye NATO’da kalmak istemektedir; ancak NATO içinde edilgen, bekleyen, sadece kriz zamanlarında hatırlanan bir ülke olmak istememektedir. Bu iki tutum arasında çelişki yoktur. Aksine, Türkiye’nin yeni dış politika çizgisi tam da bu denge üzerine kuruludur: İttifak içinde kalmak, fakat ittifak içinde daha eşit ve daha saygın bir konum talep etmek.

Elbette Ankara Zirvesi’ni abartılı bir zafer anlatısına dönüştürmek de doğru değildir. Zirvede verilen olumlu mesajların somut sonuçlara dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belli değildir. F-35 meselesi, yaptırımlar, savunma sanayii kısıtlamaları ve Avrupa savunma projelerine erişim gibi dosyalar uzun ve zorlu müzakereler gerektirecektir. Diplomasi, kameralar önünde verilen sıcak mesajlarla değil, o mesajların kurumsal kararlara dönüşüp dönüşmemesiyle ölçülür.

Bu nedenle Türkiye açısından asıl sınav zirveden sonra başlayacaktır. Ankara’da oluşan siyasi atmosfer, somut kazanımlara dönüştürülebilirse bu zirve gerçekten stratejik bir dönüm noktası olarak anılacaktır. Aksi hâlde güçlü sözlerin söylendiği, fakat sınırlı sonuçların alındığı bir diplomatik sahne olarak kalacaktır.

Yine de Ankara Zirvesi’nin önemi küçümsenemez. Türkiye bu zirvede NATO’ya, artık eski rolüne sığmadığını göstermiştir. Kendi güvenlik kaygılarını, savunma sanayii beklentilerini ve stratejik özerklik arayışını ittifakın merkezine taşımıştır. Bu, sessiz ama derin bir itirazdır.

Türkiye’nin talebi ayrıcalık değildir; karşılıklılıktır. Türkiye’den sorumluluk bekleyenler, Türkiye’nin söz hakkını da kabul etmek zorundadır. Türkiye’den risk alması isteniyorsa, Türkiye’nin güvenlik kapasitesini güçlendirmesi de desteklenmelidir. Müttefiklik, sadece yük paylaşımı değil, aynı zamanda güven paylaşımıdır.

NATO açısından da artık tablo nettir. Türkiye sadece coğrafi konumu nedeniyle değerli bir ülke değildir. Askeri kapasitesi, savunma sanayii üretimi, bölgesel nüfuzu ve kriz yönetimindeki rolüyle ittifakın geleceğini etkileyen merkezi aktörlerden biridir. NATO, Türkiye’yi yalnızca ihtiyaç duyduğunda hatırlanan bir müttefik olarak görmeye devam ederse, Ankara’nın stratejik özerklik arayışı daha da güçlenecektir.

Ankara Zirvesi’nin gerçek mesajı budur: Türkiye NATO’dan kopmak istemiyor; ancak NATO içinde kenarda bekleyen bir ülke olmayı da kabul etmiyor.

Çünkü Türkiye cephe ülkesi olur, kenar ülke olmaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.