Ömer Tokgöz
Mavrova'dan Aldım Sümbül
Uzun zamandır doğanın kalbinde; yerel bitki, çiçek ve böcek dokusunu fotoğraflıyorum. Özellikle Konya Meram’da, Kent Ormanı’nda ve Gödene Yaylası’nda bulunan endemik bitkiler üzerine bugüne kadar 15 yazı ve 1200 fotoğraf yayınladım. Doğal bitki örtümüzün bu eşsiz zenginliğini anlatabilmek için "Endemik Vatan", bu bitkilerden etrafa yayılan o büyüleyici kokuları tarif etmek için de "Aromatik Vatan" kavramlarını kullanıyorum.

Çiçeklerin, arıların ve kelebeklerin peşinde dört mevsimi takip ederken, bu arayışımın sadece biyolojik ya da zoolojik bir sınırda kalamayacağını fark ettim. Neredeyse doğadaki tüm bitki dokusunun ve çiçeklerin—başta gül olmak üzere—edebiyatımızda, türkülerimizde derin metaforlarla betimlendiğini gördüm. Artık kulaklarım, şarkıları ve türküleri bu seçici gözle dinliyordu.
Geçtiğimiz günlerde ekran başında, Balkanlar ve Rumeli olarak bildiğimiz o geniş gönül coğrafyamızı anlatan bir kanala denk geldim. Tam da bahar ayında boy veren sümbül çiçeğini ele alan "Mavrova’dan Aldım Sümbül" türküsüyle karşılaşmak benim için muazzam bir sürpriz oldu. Konya Gödene Yaylası’nda hayranlıkla fotoğrafladığım sümbülün türküsünü, ta Balkanlardan, tam 1617 kilometre uzaklıktaki Mavrova’dan duymak ilginç bir tecrübeydi. Demek ki fiziksel mesafeler gönül birlikteliğine engel olamıyordu. Bizim gönül coğrafyamız, musiki ile yeryüzünde sınırları aşan küresel bir etkileşime sahipti.

Rumeli eyaleti, 500 yıldan fazla bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalmış, devletin en büyük ve en önemli beylerbeyliklerinden biri olmuştur. 1361 yılında Sultan I. Murad döneminde Edirne’nin fethiyle bölgedeki Türk nüfusu artmış; bu topraklar Anadolu ile birlikte kültürümüzün iki ana taşıyıcı sütunundan biri haline gelmiştir. 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet Han’ın isteğiyle, bugün benim de yaşadığım topraklardan, yani Anadolu’daki Karamanoğulları’nın büyük bir bölümü Üsküp ve Gostivar bölgelerine yerleştirilmiştir.
Ancak Fransız İhtilali sonrası yayılan milliyetçilik akımları ve ardından gelen Balkan faciaları, bu topraklarda asırlık bir geri çekilişin ve göç trajedilerinin kapısını araladı. 1877 yılındaki 93 Harbi ile başlayan, 1900 ve 1910’lu yıllarda Balkan Savaşları ile zirveye ulaşan bu büyük tersine göç dalgaları, yüz binlerce soydaşımızı ata topraklarından kopardı. Doğduğu toprakları, dede yadigarı köyleri terk etmek zorunda kalan Evlad-ı Fatihan, Anadolu’ya sığındı. Bugün İstanbul’un Ümraniye, Kadıköy, Kartal, Maltepe, Pendik, Zeytinburnu, Bayrampaşa ve Gaziosmanpaşa gibi ilçelerinde yaşayan milyonlarca insanımızın kökleri, işte bu büyük göçün hatıralarını taşır.
Bunca savaşa, göçe ve asimilasyon politikalarına rağmen Balkanlar’da hatırı sayılır bir Türk nüfusu kalmayı ve kimliğini korumayı başardı. Bugün Kuzey Makedonya nüfusunun yaklaşık yüzde 4’ünü oluşturan 70 binden fazla soydaşımız; Gostivar, Vrapçişte, Üsküp, Resne, Radoviş, Ustrumca, Struga, Debre, Köprülü, Kırçova, Ohri, Manastır ve Kalkandelen gibi kadim şehirlerde varlığını sürdürüyor. Hatta bu bölgelerde Türk nüfusunun %20 barajını aşması sayesinde Türkçe, Makedonca ile birlikte yerel yönetimlerde resmi dil olarak kullanılıyor. Türkümüzün doğduğu şirin Mavrova bölgesinde ise bugün yaklaşık 1.555 Türk yaşıyor ve bölge nüfusunun %30’unu oluşturuyor.
Siyasi haritalar değişip Rumeli coğrafi bir tabire dönüşse de kültürel kimliğin en kuvvetli kalesi olan türkülerimiz yaşamaya devam ediyor. İşte bizi Makedonya sınırlarına götüren "Mavrova’dan Aldım Sümbül" türküsü de bu sarsılmaz bağın en güzel halkalarından biri. Kaynak kişi Faruk Yılmaz’dan derlenen, üstad Yücel Paşmakçı tarafından notaya alınan ve usta sanatçı Soner Özbilen gibi isimlerin sesinde hayat bulan bu eser; ezgisel olarak o kıvrak Balkan neşesini barındırsa da, aslında hapsedilmeyi bile göze alan meydan okuyan bir aşkın manifestosudur:

"Mavrova’dan aldım sümbül bir okka nohut / Al beni bre sar more sümbül yanında uyut / Gel yanıma gir canıma eğletme beni / Yedi da sene mapusta yatsam saracam seni"
Türküdeki "sümbül", "nohut" ve "biber" gibi ögeler, yöre halkının günlük ticari hayatından izler taşır. Buradaki "Sümbül" hem baharın habercisi olan o zarif çiçektir hem de âşık olunan yârin adıdır. Şair, pazardan aldığı çiçeğin kokusunu ve güzelliğini bir basamak olarak kullanıp, hemen ardından kalbindeki Sümbül’e aşkını ilan eder. Halk müziğinde sıkça rastlanan bu teknik hem pazardaki neşeli havayı yansıtır hem de sevilen kadının adını şarkıya zarifçe işler.
Bugün Balkan Türkleri için türküler sadece birer müzikal eğlence aracı değildir; kitapların yazamadığı halk tarihini nesilden nesile aktaran canlı birer tapu senedidir. Bugün İzmir’de, Bursa’da ya da Üsküp’te, Gostivar’da aynı türküyle hüzünlenip aynı Rumeli karşılamasıyla neşelenmek, aradaki tüm sınırları kaldırır ve "bölünmez bir gönül coğrafyası" yaratır. Üstelik bu ezgiler sadece bizim değil; Türkler, Makedonlar, Arnavutlar ve Boşnaklar arasında paylaşılan ortak melodilerle (tıpkı Ederlezi, Jovano Jovanke veya Manastır ezgileri gibi) bugün halklar arasında düşmanlığı değil, barışı ve ortak bir Balkan mirasını temsil eder.
Doğa bizi her yerde aynı dille selamlıyor; Konya'da Gödene Yaylası'nda hayranlıkla izlediğimiz o sümbül, Mavrova'da bir türkünün dilinde açıp aromatik vatanımızın kokusunu sınırların ötesine taşıyor. Değerli okuyucular; sizler de her tür müzik platformunda Evlad-ı Fatihan’ın bu asırlık emanetlerine, ezgilerine yer açmayı ve onları dinleyerek bu köklü hafızayı taze tutmayı unutmayınız.
Mavrovadan aldım sümbül - Soner Özbilen
https://youtu.be/bgVmdK7MzcU?si=2pIxa1NPmMF_NC2s
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.