Konyalı Abi
Yüzde 49,5’tan Partisini Kapatmaya: Davutoğlu’nun Hazin Siyasi Yolculuğu
Siyaset bazen insanı zirveye çıkarır, bazen de aynı hızla yalnızlığa iter. Ahmet Davutoğlu’nun siyasi hikâyesi, Türkiye siyasetinin belki de en çarpıcı “nereden nereye” hikâyelerinden biridir.
Takvimler 1 Kasım 2015’i gösteriyordu.
Ahmet Davutoğlu AK Parti Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıydı. Girdiği seçimden yüzde 49,5 oyla çıktı. Yaklaşık 24 milyon seçmenin desteğini alan AK Parti, 317 milletvekiliyle yeniden tek başına iktidar olmuştu.
Üstelik bu başarı, birkaç ay önceki 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin tek başına iktidarı kaybetmesinin ardından gelmişti. Davutoğlu, yüzde 41 civarındaki oyu birkaç ay içerisinde yüzde 49,5’e taşımış bir genel başkan olarak kürsüdeydi.
Özgüveni yüksekti.
Siyasi ağırlığı vardı.
Başbakandı.
Arkasında milyonlarca seçmen ve Meclis çoğunluğu bulunuyordu.
Hatta ortaya çıkan yüzde 49’luk sonuç kendisini bile şaşırtmıştı. Davutoğlu daha sonra, kendisine seçimden önce böyle bir oran söylense şaşıracağını ifade edecekti.
Fakat siyasetin acımasızlığı tam da burada kendisini gösterdi.
Sandıkta yüzde 49,5 almak, iktidarın gerçek merkezinde yüzde 49,5 güç sahibi olmak anlamına gelmiyordu.
Davutoğlu’nun hikâyesindeki asıl kırılma budur.
Recep Tayyip Erdoğan artık Cumhurbaşkanıydı. Davutoğlu ise hem AK Parti Genel Başkanı hem Başbakandı. Kâğıt üzerinde Türkiye’nin en güçlü siyasetçilerinden biriydi. Fakat zaman ilerledikçe Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki siyasi ağırlık ve yetki meselesi daha görünür hâle geldi.
Ve seçim zaferından yalnızca altı ay sonra inanılması güç bir tablo ortaya çıktı:
Yüzde 49,5 oy almış, Meclis’te 317 milletvekili bulunan bir iktidar partisinin genel başkanı, seçim kaybetmeden başbakanlığı bırakıyordu. Dönemin değerlendirmelerinde de bu sıra dışı durum özellikle “yüzde 49,5 oy ve 317 milletvekili ile iktidardan düşen ilk başbakan” şeklinde tarif edildi.
Davutoğlu giderken bile açık bir kavga çıkarmadı.
22 Mayıs 2016’daki veda konuşmasında yeni bir kongrenin kendi arzusu olmadığını söyledi; görevi devretmesinin gerekçesini ise AK Parti’nin birliğinin zarar görmesinden duyduğu endişeyle açıkladı.
Belki de Davutoğlu’nun siyasi kaderini belirleyen cümle tam burada saklıdır.
Çünkü o gün meydan okumayı değil, çekilmeyi tercih etti.
Erdoğan’a meydan okuyabilecek güçten yeni parti arayışına
Oysa önünde başka bir yol da vardı.
“Ben bu partinin genel başkanıyım. Bu hükümetin başbakanıyım. Altı ay önce yüzde 49,5 oy aldım” diyebilirdi.
Parti içinde mücadeleyi seçebilirdi.
Erdoğan’la açık bir siyasi güç mücadelesine girebilirdi.
Bunu yapmadı.
İşte bu nedenle Davutoğlu’nun hikâyesini yalnızca “Erdoğan onu tasfiye etti” cümlesiyle açıklamak eksik kalır. Aynı zamanda Davutoğlu’nun kritik anda mücadele etmek yerine parti bütünlüğünü tercih etmesinin hikâyesidir.
Sonrasında yıllarca sustu.
Ardından AK Parti yönetimini eleştirmeye başladı ve 2019’da Gelecek Partisi’ni kurdu.
Fakat siyaset bir kez elinizden kayan toplumsal momentumu size kolay kolay geri vermiyor.
Başbakan Davutoğlu ile Gelecek Partisi Genel Başkanı Davutoğlu aynı kişiydi ama aynı siyasi güce sahip değildi.
Bir zamanlar milyonlara seslenen lider, artık partisinin kamuoyu araştırmalarındaki oranlarının konuşulduğu bir siyasetçiye dönüşmüştü.
İşte burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir siyasetçi altı ay önce yüzde 49,5 oyla tek başına iktidar olmuşken nasıl oldu da birkaç yıl sonra kendi siyasi varlığını kabul ettirmeye çalışan küçük bir partinin liderine dönüştü?
Cevap yalnızca Erdoğan’ın gücünde değildir.
Cevabın bir bölümü Davutoğlu’nun kendi siyasi tercihlerindedir.
Akademisyen kimliği güçlüydü. Dış politika konusunda iddialıydı. Büyük tarihsel perspektiflerden konuşuyordu. Fakat siyaset yalnızca fikir üretme sanatı değildir.
Siyaset aynı zamanda gücü kurma, koruma ve gerektiğinde onun için mücadele etme sanatıdır.
Erdoğan’ın belki de Davutoğlu’ndan en temel farkı burada ortaya çıktı.
Erdoğan siyasi gücü hiçbir zaman yalnızca makamdan ibaret görmedi. Parti teşkilatıyla, seçmenle ve siyasi hareketle doğrudan bağını sürekli korudu.
Davutoğlu ise başbakanlık ve genel başkanlık makamlarına sahip olduğu dönemde bile kendisine ait bağımsız bir siyasi taban oluşturamadı.
Bu nedenle yüzde 49,5’luk seçim zaferinin ne kadarının “Davutoğlu oyu”, ne kadarının “AK Parti-Erdoğan oyu” olduğu sorusu, sonraki yıllarda acı biçimde cevaplandı.
Ve şimdi geriye tek bir soru kalıyor
Davutoğlu’nun hikâyesi aslında sadece bir siyasetçinin yükselişi ve düşüşü değildir.
Türkiye’de makam sahibi olmakla güç sahibi olmak arasındaki farkın hikâyesidir.
2015’te Türkiye’nin başbakanıydı.
Yüzde 49,5 oy alan partinin genel başkanıydı.
317 milletvekili arkasındaydı.
Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek isimlerden biri olarak görülüyordu.
Ama yalnızca altı ay sonra başbakan değildi.
Birkaç yıl sonra AK Parti’de değildi.
Sonra kendi partisini kurdu.
Ve yıllar içinde, bir zamanlar yönettiği dev siyasi makinenin karşısında küçük bir siyasi hareketin lideri konumuna geldi.
Nereden nereye…
Fakat belki daha doğru soru şudur:
Davutoğlu gerçekten yüzde 49,5’un lideri miydi, yoksa yüzde 49,5’luk büyük bir siyasi dalganın üzerinde kısa süreliğine duran bir lider miydi?
Siyaset tarihi muhtemelen Ahmet Davutoğlu’nu değerlendirirken en fazla bu sorunun üzerinde duracak.
Çünkü bazen bir seçim sonucu bir siyasetçinin gücünü gösterir.
Bazen de yıllar geçtikten sonra anlarız ki o sonuç, siyasetçinin değil, başında bulunduğu hareketin gücüymüş.
Davutoğlu’nun yüzde 49,5’tan bugüne uzanan hikâyesi, belki de bunun Türkiye siyasetindeki en çarpıcı örneklerinden biridir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.