İsmail Detseli
Mektuptaki Türkü
Yazılarımın birçoğunda da belirttiğim üzere bizim gençlik ve okuma yıllarımız verimsiz, yokluk, kıtlık yılları idi. 1952'de okula başladığımda ayağımda doğru dürüst ayakkabı yok, üzerimde elbise yok. Vardan yoktan anacağızımın yamayıp yarkalayıp giydirdiği giysiler... Okulda 1 kuruşa iki tebeşir verirlerdi, onu almaya gücü yetmezdi çoğumuzun. Ama buna rağmen Allah'a şükür, okuma yazmayı çok çabuk kavrayıp daha ilk sınıftan itibaren okulun birincileri arasına giriverdim. Çabuk okuyup öğrenenlerin başı da pek boş kalmazdı o yıllarda tabii.
Çünkü köyümüz halkının çoğunda okuma yazma yok. Eski büyüklerimiz medrese okumuşlar, onlar eski yazıdan yeniye adapte olamamışlar. Gençlik yeni okumaya başlamış ama işler baskın. Davara, sığıra gidecek, çoban olacak, çifte gidecek, ekin ekecek, sabanın kuyruğundan tutacak… Hele kız ve kadınlarımızda hiç okuma yazma yok.
Köydeki imaj şu: “Bırak canım, kız çocuğu okuyup ne yapacak, âlim mi olacak? Otursun evinde, örsün çorabını, yapsın yemeğini, beklesin koca evini.” denirdi.
Benim gibilerin okumayı bellemesi, o köydeki genç kızların, büyük adamların ve büyük ninelerin çok işine yarardı. Benim gibi kimseler çok sevilen gençlerdi. Ya bir de terbiyeli, dürüst, duyduğunu duymayan, gördüğünü görmeyen, yazdığını kimseye demeyen, sır saklayan olursa benim gibi, o daha bir ayrı rağbet görürdü büyüklerden.
Köyümüzde erken evlilik revaçta idi. Sebebi ise iş gördürecek adama çok ihtiyaç duyulması. Oğlan askere gitmeden evlendirilir, o askerde iken gelin evde işlere yardımcı olur. Köy gurbet ayaklı. Gençler, orta yaşlılar İzmir, İstanbul gibi büyük şehirlere para kazanmaya giderler. Altı ayda bir, senede bir, aylığına, 15 günlüğüne izine gelirler. Hayat böyle sürerdi.
O yılların en revaçta iletişim aracı olan mektuplaşma... Eh, bu gurbette olanlara mektup yazmak ve haberleşmek için benim gibi okuyan yazana ihtiyaç çoktu.
Genç kız nişanlanmış, yavuklusu askere gitmiş ya da evlilikten önce biraz düğün parası kazanmak için gurbete gitmiş. Kız ona gizli mektup yazacak veya taze gelin, kocası askerde, gurbette, ona mektup yazıp bir şeyler diyecek, gizli sırlarını söyleyecek. Nasıl söylesin, kime güvensin?
İşte bunların bir numaralı yazanı ben idim.
Anama gelir taze gelin, sözlü kız, ellerini ovuşturur:
“Meyrem yenge veya Merem aba (köylü ağzı), ben İzmir'deki gocama bir mektop yazdıracağım amma gayınnamdan gizli diyeceklerim var. Acaba akşam gelsem senin Ismayıl yazıverir mi?”
“Yazar kızım, gelin de yazdıralım.”
“Ama yazdırdıklarımı kimseye dimez değil mi?”
“Yok yok, dimez, korkma sen. Benim oğlum öyle yalak değil. Ben de tembihlerim, söylemez kimseye.”
“Sağ ol abam, Allah senden ırazı olsun.”
Bizim evimiz bu konuda çok serbest. Çünkü babam senenin yarısında mutlaka hastanelerde yatar hastalığından dolayı. Annem de bu konuda çok inanılır ve emin bir kadın olduğu için tercih edilirdi evimiz ve ailemiz.
Akşam olur, gelir bahsettiğim kızlar veya gelinler. Başlarız yazmaya mektubu. Ben başlığı iyi yazarım çünkü babam merhum herkese mektup yazıp okurken çok dinlerdim onu.
“Deruni dilden, canı gönülden pek sevgili yavuklum Ahmat” veya “Sevgili herifim Mehmet” diye başlarız mektuba.
Yazdıran kadın anama sorar:
“Ayıp mı olur böyle dimek, Miyrem aba? Gıy, sen de bana birez yardımcı olsana ak abam. Saygısızlık olmasın herifime.”
Anam merhume:
“Olmaz gızım, niye olsun? Kocan değil mi Allah'ın emriyle? Olmaz, istediğini yazdır.” der.
Anam öyle deyince o da rahatlar ve ardı ardına dertlerini, neşelerini, sırlarını sıralar. Hatta çocukları filan dünyaya gelmiş ise onu daha bir ballandırarak anlatırız:
“Oğlun seni göresledi (özledi), sana ardından buba deeyor. Valla gelmeni dört gözle bekleeyor.” gibi.
Genç nişanlı kız ise yavuklusuna daha başka bir hitap şekli düşünür. Onun yazılmasını sıkıla büzüle söyler yazıcıya ve ardından sorar:
“Ismayıl, sen gül iresmi yapabilin mi?”
“Yaparım.”
“Amma tomurcuk gül olsun.” der.
Ve mektubun üst sağ köşesine bir tomurcuk gül resmi yaparız. Gelinler de yaptırırdı. Onlar da yeni açmış gül iresmi çizdirirlerdi, açılmış goncayı temsilen.
Gelinler bazı sitemde bulunmak için manili yazı yazdırırdı. İşte bir iki dörtlük:
Mektop yazdım kış idi,
Kalemim gümüş idi.
Daha yazacağım çoğudu amma,
Kâğıdım bitmiş idi.
Ak kâğıt üstüne kara yazı yazdım,
Sana gözel gözel maniler dizdim.
Paraları kazanıp tez gel sevdiğim,
Vallah ananın gahrından (kaynana), tavrından bezdim.
diye derdini anlatırlardı.
Genç kızın yavuklusu askerde ise ona ayrı bir mani yazar ve onun askerliğinin çok kutsal olduğunu anlatmak ister. Onun askerlik yapması ile kendilerinin burada rahat olduğunu anlatarak onun rahat askerlik yapmasında, huzurlu olmasında katkıda bulunurdu.
Okumamış, akıllı Türk Anadolu kadınları idi bunlar. Artık mektup yazdırmanın verdiği heyecanı yenerek aklına gelen dörtlükleri yazmamı ister ve eklerdi:
Mektup yazdım esgerdeki sözlüme,
Sevgi doldu köyde benim gönlüme.
Tezkireni tez elden al gel sevdiğim,
Son ver gayri çektiğim hasiretliğime.
derlerdi. Mektup biter, artık gitme zamanıdır. Gelin abaların, kız ablaların koynu doludur hediye ile. Para yok o zamanlar ama bana yiyecekler, işlenmiş mendiller, anama güzel çemberler gelirdi.
Ardından da beni sıkıca tembihlerdi:
“Aman gara Ismaylım, bu yazdırdıklarımı kimselere dime, olur mu sarım?” (Sarım: Köyümüzde yakınlık ve sevgi ifade eden bir sözcüktü)
Bazılarının mektubunu yazmayı istemezdim, onları kabul etmezdim.
Nedeni ise çok uzun mektup yazdırırlardı.
Gencim, zaten yazarken çok zorlanıyorum. Başka yapacağım derslerim vardır. Ama bazı büyük, kocası gurbette olan kadınlar gelir, anacığıma emir verir gibi:
“Miyrem, Ismayıl bu gece bize Musdava (Mustafa) emmisine bir mektip yazıvırsın, olur mu?”
Anacığım hayır diyemez, çok hatırnaz olur.
“Aba, gelin de yazdıralım.” der.
Garibim, kimseyi kırmazdı.
Akşam olur, gelirler o kadınlar. Daha otoriter bana karşı, üstelik tatlı dilleri yok, emirleri de pek çok.
Hadi bakalım, evdekilerin selamı kelamı bitti mi başlardı ahırdaki öküzün hastalığından, hayattaki keçinin boynuzunun kırıldığından, kara başlı koyunun kuzusunun öldüğünden...
Artık koca mektup kâğıdı biter, bir de başka kâğıt daha bulurlardı daha yazmak için.
Ondan dolayı bunlara çok kızardım ama terbiye dışı hareketim de olmazdı. Çünkü ebeveynlerimden aldığım terbiye özellikle bunu gerektiriyordu.
***
Bunlar da uzun süren ayrılıkların hasretliği ile gurbetteki kocaman herifine destan ve mani yazdırmadan bırakmazlardı.
Sepet sepet yumurta,
Sakın bizi unutma.
Eğer bizi unutursan,
Kesende para bulma.
Ekinler erez oldu,
Dallarda kiraz doldu.
Hasretlik bitmek bilmez,
Kavuşmak hayal oldu.
gibi destanlar yazdırırlardı.
Gelelim esas başlıkta yazdığımız konumuza. Komşumuz ihtiyar kadın, şehit eşi Fadim yenge, oğluna mektup yazdıracak. Bir akşam evimizde bir sünnet düğünü gibi bir eğlence var. Kadınlar arasında gülüşüp eğleniyorlar, tef çalıyorlar. İki kadın düetli, koro türküler eşliğinde kaşıklar ile oynuyor. Kadınlar, kızlar... Düğün o kadar ahenkli ki sormayın, ortalık kaynıyor.
Fadim yenge ise gurbetteki oğluna mektup yazdırıyor. Çalınan çalgı çengi onu hiç ilgilendirmiyor. Çünkü yaşı yetmişin üzerinde, gelini ölmüş, iki torunu var. Onların ağır yükü üzerinde. Neylesin çalgıyı, oyunu? Aklına aldığı bütün şeyleri yazdırmak onun derdi bir başka.
Ama benim öyle mi? Gencim, yeni yetişiyorum. Müziği ve türküleri çok seviyorum. O güzel güzel ağır esbap giymiş köyümüzün gelinleri, kızları... Boğazlarında sarı altın liralar, beşi bir yerdeler, bellerinde köyümüze has gümüş kuşaklar... Kuşaktan, belden aşağı doğru özel olarak yapılmış üçlü dörtlü sarkan gümüş mecitler şıngır mıngır sesler çıkarır, tam tef ve kaşık oyununun ritmine uygun bir şekilde.
Köyümüzün güzel türkü söyleyen hanımları, gerek tek tek gerekse koro hâlinde ya da ikili düet yaparak söyledikleri o güzel, bazen hızlı bazen de ağır azam türküleri ile tef ve kaşıkların sesi ile ortalık adeta yıkılıyor.
Fadim yengenin çenesi hiç durmuyor:
“Bana şunu da yaz Ismaylım, unutma bunu da yaz. Aman Üseyin'e (Hüseyin) elbise yollasın, tefter galem yollasın, accık da para yollasın. Yaz ülen, burada değirmen nasıl dönüyor, bir hesabını yapsın!” deyip (geçimin zorluğu) sitemler savuruyor gurbetteki oğluna.
Ben İsmail, onun söylediklerini duymazdan gelmişim veya kendimi oyun ritmine kaptırmışım, düğün ahalisinin oyunlarına ve söylenen türkülere.
Hem def çalan hem de söyleyen solistler şöyle diyorlar:
Harmanına oğradım,
Ayranına hıyar doğradımmm.
Sere serpe gezerken,
Sere serpe gezerkennnnn,
İftiralara oğradımmmm.
Alim, şaşırttın beni,
Derde düşürttün beni.
Öyledir alim, öyledir,
Dert adamı söyletir.
Ardından köyde meşhur olan şu türkü gelip ekleniyor:
Çarşıda ilahana (lahana), kaynanam hey,
Vur babamın külahına,
Ari ririri, ari riri riri...
diye devam ediyor. Sözler etkileyici olunca tabii bu hengâmenin içinde mektup yazdığım için beni de doğrudan etkiliyor.
Bu söylenen türkünün orijinalinde belki bu gibi benzetmeler yoktur ama zeki olan Türk Anadolu kadını ritme göre bu düzenlemeyi yapmakta da usta idiler.
Çarşıda vişne, kaynanam heyyy,
Atlar gibi kişne, ari ririri ri...
Sözler çok enteresan, kaynanayı suçlamaya, sevilmemesine yönelik şeylerdi.
Ben de işte mektubu yazarken bu türküye takılmışım, mektubun yarıdan fazlasını “ariririri” diye karalamış gitmişim.
Ardından Fadim yengenin sert ve okkalı bir sesi ile irkildim:
“Nörün ülen, beni dinlemen mi sen? Get hay vurulasıca, beni eğleniyon mu sen ülen? İki satır şey yazıverecen, yazıklar ossun! Bi de hısım olacan.”
Meğer birkaç kere beni uyarmış, “Beni dinle!” diye ama eğlenceye kapılmış olan ben onu duymamışım türkü ve oyunların güzel ritminden.
Akıllı kadınlardı o zamanın köylü kadınları. Öyle pek benim keyfime bırakmazlardı işi, mektubu yazan olsam da. Yazdırdıkları şeyleri baştan sona, kelimesi kelimesine bir daha okuturlar, dinlerler, eksik kalan var ise tamamlatırlardı yeni sözleri ile. İşte öyle yapmamı istiyordu rahmetli Fadim yengem.
Yumuşak bir sesle:
“Oku bakayım guzum Ismaylım, neler yazdın?”
Okumaya başlıyorum, tam aririye gelince duruyorum.
Fadim yenge ısrar ediyor:
“Oku ülen, ne durun hay vurulası? Yazdığını okuyamaayon mu?”
Bende ses yok, utanıyorum ve “Okumayacağım, bana ne!” diyerek odadan dışarıya doğru kaçıyorum kalabalığın içinden.
Herkes bu gürültü ile susuyor. Anam soruyor:
“Ne oldu Fadim yenge?”
“Gaç gızım, ben de bilemedim bu sırrı. Oğlana bir hâller oldu, Allahem dellendi, gaçtı getti dışarıya.”
“Çok mu sıktın çocuğumu yoğsam yengem? Daha çocuk, pek sıkıya gelemiyor. Zaten yazı yazmayı yeni yeni öğrendi yavrum.”
“Yok gızım, vallah iki satır şey yazdırdım. Mektop olup da ne olacak canım?” diye savunuyor kendini.
Oysa iki koca sayfa mektup yazdırdı. Anacığım dışarıda yanıma geldi:
“Ne oldu guzum, canın mı sıkıldı?”
“Yok ana, yanlış yazmışım, türküleri yazıvermişim mektuba.” deyince anam durumu anladı ve ahaliye:
“Durun durun, bakın neler olmuş biz burada çalıp oynarken. Gel guzum, oku yazdıklarını, heç korkma. Olur böyle şeyler. Sen daha çocuksun, büyük adamın bilem kafası dalar bu gadar gürültü arasında.” deyince serbestledim.
Yazdıklarımı okumaya başladım ve tam türkü yazmaya başladığım yere geldim. Okumaya “ari ri ri” diyerek devam edince kalabalık arasından bir gülüşme koptu ki ortalık darmadağın oldu. Hatta birçok kadınlar kendinden geçtiler.
Fadim yenge ise yine bana kızmaya devam ediyordu:
“Get hay yiğit ölümüne oğrayası!” (Köyde büyük kadınlar böyle söylerdi bazı genç oğlanlara.) “Beni zenklenin mi ülen?” (Dalga mı geçiyorsun?) “Hele şuna bakın, hele gavur şeye!” filan diyordu.
Başka büyük analar, bacılar:
“Gaç hay Fadim yenge, sen de bugünü mü buldun mektup yazdırmaya? Bugün düğün var, çocuk bu hazar ariri de yazar, adıdı da yazar. Hadi yarın gel de Ismayıl mektubu temamlasın.” dediler.
Amma Fadim yenge bu teklifi kabul etmedi.
“Yok, bu gece yazılacak bu mektop. Yarın filan adam İstanbul'a gidecek, onunla yollayacağım. Gıy, eğlenir misiniz beni?” dedi de.
O uykusuzluğa rağmen gece yarısına kadar, herkes dağıldıktan sonra bizde kaldı. Allah'tan evlerimiz yakın idi de biz de mektubu tamamladık.
Ertesi gün canlı postaya verdi, gönderdi oğluna. Ama benim “ariri” mektubu kadınlar arasında günlerce konuşulmuştu köyde. Hoşça kalınız.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.