Ömer Tokgöz
İnternet ve Dijital Özgürlük
Günümüzde her şey sanal alemde gerçekleşiyor. Klişe de olsa hepimiz 200’li yıllardan beri dijital kültür çağındayız. Önce PC denilen kompüterle bazı kişiler ve kurumlarla başladık. Sonra tüm kamu kurumları ve özel sektör bilgisayar kullanmaya başladı. Evlerde önce bilgisayar sonra internet ve yazıcı kullanımı arttı. Şimdi ise elektronik çizelge ve word dosyası hazırlamanın ötesinde her tür resmi işlemleri oturduğumuz yerden elektronik ortamda yapıyoruz. Evden çıkmadan, mesai saati dışında bile vergi yatırıyoruz. Devreye akıllı cep telefonları denilen mültimedya karakterli el bilgisayarları girdi. Sosyal mecralarda vardık, yoktuk derken herkesin birkaç tane sosyal medya hesabı oldu.

Hiç bu kadar elektronik ve dijital olmamıştık. Artık her şeyi buraya depoluyoruz. Şarz o kadar önemli oldu ki power bank denilen mobil şarz aletleri ve arabalarda ön konsol ve arka konsoldan çakmaklıktan şarz bile fabrikasyon olarak devreye girdi. Telefonun kendi pil ve batarya ömrü kadar şarzının ne kadar olduğu da akılda tutulur oldu. Sosyal mecralarda ise bakıp çıkıyoruz derken hepimiz paylaşımcı olduk. Bir kademe daha atlayan ise içerik üreticisi oldu. Kullanıcı tavrı olarak ise ya dingin vaziyette ya da çala daktilo hiç durmadan yazıp çiziyoruz.
Popüler olmuş her sosyal mecra bende dahil klavye aktivisti ile dolu. Hatta amiyane tabirle Donkişot gibiyiz. Daktilo icat edilmeden önce kalem ve yazı ön planda olduğu için bu tür hızlı kişilere ve ahkam kesenlere kalemşör denilirdi. Daktilo yaygınlaşınca böyle hızlı ve paldır küldür yazanlar için çala daktilo tabiri kullanıldı. Bilgisayar ile chat, sohbet ve forum odalarında çala klavye yazmak moda oldu. Bilgisayar pahalı olduğu için internet kahvelerde sunulan ücretli imkanlar veya kamu kurumlarınca verilen ücretsiz kiosk noktaları bile vardı.
Akıllı telefonlar ise bu işin seyrini oldukça değiştirdi. Akıllı ve dokunmatik telefonlar ile artık mekanik bir makine veya klavyeye ihtiyacımız kalmadı. Bir makine olmaksızın doğrudan dokunmatik avuç içi ekranlarda çok rahat yazabiliyoruz. Acizane bendeniz telefonla 3-4 sayfalık bir yazıyı bir saatte hazırlayabiliyorum. Sosyal mecralarda sık görülen bir tavır ise sürekli bir şeylere atarlanmak ve klavyeşör edasıyla ahkam kesmek denilen üslup oluyor. Zaman zaman da güzel açılımlar oluyor. Nostaljik biçimde herkes üniversite, lise veya ilkokul arkadaşını da Zuckerberg'in tasarımıyla bulabiliyor!
İnternet ile muhteşem ikili binary sistemle yani 0/1 dizilimi ile metin, yazı ve videoları hem gönderiyor hem de alıyoruz. Google arama tarama işlemleri ile bilmediğimiz veya aradığımız şeyi biraz uğraşarak ta olsa bulabiliyoruz. Önce makineleri birbirine bağlayan internet şu anda devasa bir enformasyon sağlıyor. İnfobezite, dijital detoks, dijital bağımlılık, nemofobia ve monofobi gibi kavramlar hayatımıza giriyor. Dijital vicdan gibi kavramlar da gündemimizi işgal ediyor. Yani doğal ve sosyal ortamda işe yarar bir adım atmak yerine sosyal medyada uydum kalabalığa diyerek bir durum paylaşmak, story atmak ve paylaşım yaparak herkes günü kurtarmış sayılıyor.
İşin birde sosyolojik, psikolojik ve politik eksenleri var. George Orwel'in 1984 romanındaki distopyası gibi büyük birader bizi gözetliyor olabilir. Kitle iletişimcilerin piri Marshall McLuhan’ın dediği gibi evren hakikaten global bir köye dönmüş durumda. İnternet özgürlüğü de giderek sanal bir şey haline dönüşüyor. Önce gazete, radyo, TV derken internet ortamında devasa maniplasyon içeren bilgiler uçuşuyor. Belirlli kanallardan yapılan ajitasyon ise hep var idi. Fahrenheit451 distopyası romanı ve sinema filmi bunu anlatır. Medyatik bilgi denilen şey yüzyıllar öncesinden "insan insanın kurdu" dur diyen Thomas Hobbes'in Leviathon'una yani canavarına dönüşmesin.!?

Merhum düşünür ve sosyolog Ulus Baker'in saptaması ile beyin ekran haline de dönüşüyor olabiliriz. Her yer görsel ve dijital uyarıcı ile dolup taşıyor. Dakika başı telefonlarımıza, e-bilekliklere hatta arabamızdaki tablet ve navigasyon karışımı müzik çalara bildirimler geliyor. Bildirimler adeta gökyüzünden kayan yıldız, astroit, göktaşı gibi ekranlarımıza doğru enformasyon yağmuru olarak geliyor. Hangi data ve enformasyon bizim için iyi, hangisi tehlikeli ve sakıncasız mesela? Ivır zıvır bilgileri saklayan ve söyleyen kişiler için malumatfuruşluk yapıyor denilir idi. Algoritmalar bizi takip ediyor bizde algoritmaların sunduğu dünyanın pardon verilerin peşinde dolaşıyoruz. Sanal dünyada gerçeği aramak yazılarımda buna ayrıntılı değindim. (https://konyabakis.com/yazarlar/omer-tokgoz/sanal-dunyada-gercek-olani-aramak-1306)
İnternetten önceki zamanlarda da gazete, radyo, TV ve sinemanın insanın özgürlüğünü sınırlayıcı ve koşullandırıcı etkileri üzerinde durulmuştu. Önemli bir medya özgürlüğüne ve derin güçlerle mücadele parkuruna dikkat çeken Robert Redfort' un Akbaba'nın üç günü filmini hatırlıyor musunuz? Ya da Devlet düşmanı filmindeki gibi internet dünyasında teknik ve politik kuşatmalara maruz kalma riskini unutmamak lazım. Kendimizi siber şiddet dahil algı ve imaj yüklü ve kökeni belirsiz caps, video ve linklere karşı nasıl koruyalım dersiniz? Öyle ya hayatımız banka şifreleri, sosyal medya şifreleri, üyelik şifreleri ile doldu kaldı. Siber alemde ne kadar kendinizi gizlemek için uğraşsanız da ancak belirli bir süre takip dışı kalıyorsunuz.
İnternet ağında ip, DNS, VPN, çerez kontrol vb. kalkanları ile bir nebze rahat etsek te söz meclisten dışarı sümüklü böcek gibi uğradığımız sitelerde ve gezindiğimiz sayfalarda görünür oluyoruz. Buralarda bıraktığımız beğeni, yorum ve like’lar ile mecburen dijital izler bırakıyoruz. Sanal alemde oto sansürle ve el freni çekili araba gibi mi? Dolaşalım. Yani balata yakarak mı? gidelim. Ya da suya sabuna dokunmadan lay lay lom şarkı, türkü, çiçek böcek, doğa resimleri ve eften püften paylaşımlar ile suya sabuna dokunmayan şeyler mi yayınlayalım, ne dersiniz?

Bu soruların ve risklerin hepsine evet demekle birlikte enseyi karartmayalım derim. Bardağın dolu tarafına bakalım. Bilgi saniyede elimizin altında, kopyalamak ve çıktı almak dakikada bitiyor. İnsanın içindeki özün gürlemesi anlamında sanal ortam süper kolaylık sağlıyor. Başkaları ile anında her tür iletişimi kurabiliyoruz. Dijital ortamlarda birebir veya toplu görüşmeler çok kolay hale geldi. Sosyal medya bir veri kargaşası ve yalan haber riski içermekle birlikte elinde sis çanı olan ve medya okuryazarlığı olanlar için sağlıklı bir mecradır.
Sanal dünyada interneti ve akılı telefonları doğru dürüst izleyen, gören, okuyan ufku genişleyen, sosyalleşen, bilgi kanallarına erişebilen ve hem sade hem teknik anlamda içerik üreten insanlar da yok değil. İşin reklam, para kazanma ve hep gündemde olma dürtülerini de not edelim. Eskiden siyasal partilere adaylık başvurusu yapanlara kaç oy getirebilirsin diye sorulurken şimdi kaç takipçin var diye sorulursa hiç şaşmam. Sosyal medyada var olmak sanal kimliklerden öte reel kimliklerin etkileşim çapı olarak ön plana geçti diye düşünüyorum.
Posttruth gerçeklik denilen uydurma ve realite ile harmanlaşmış ve ne idüğü belirsiz algı ve imaj üreten dijital üretimler ise herkesi tongaya düşürebiliyor. Bu verileri yorumlama ve sahteliğini bulmada ister istemez ihtisas yapmak gerekiyor. Bariz şekilde sahte, yanlış ve gerçek dışı içerikleri paylaşanlara bunu gösterince derler ki güvendiğim birinden geldi, içeriği hoşuma gitti gibi mazeretler en çok sığınılan, görülen ve geçersiz savunma refleksidir. Sahte içerikle hiçbir doğru amaca, ideolojiye, ulvi düşünceye, savaşa ve barışa hizmet edilmez. Sahte içerik paylaşmaya alet olmak maalesef sık görülen bir dijital savrulma şeklidir. Biri bizi gözetliyor diye paranoyak olmanın da gereği yoktur. (https://konyabakis.com/yazarlar/omer-tokgoz/sanal-dunyada-gercek-olani-aramak-3-1310)
Bu bağlamda ilginç örneklerden biri Amerika’ da radyoda yapılan bir radyo tiyatrosu yayınının uzaylılar dünyayı işgal etti diye zannedilmesidir. 1938 yılında bir bilimkurgu romanının radyoya uyarlanması o kadar büyük bir paniğe yol açtı ki, yayın tarihe geçti. Uyarlama daha sonra meşhur bir sinema oyuncusu olacak 23 yaşındaki Orson Welles'e aitti. Şimdiye kadar yapılmış en etkili uyarlamalardan biri olarak kabul ediliyor. Welles, HG Wells'in kaleme aldığı, Marslıların istilasını konu alan “Dünyalar Savaşı” adlı romanının radyo uyarlamasını sundu. Radyo yayınını yaklaşık altı milyon kişi dinledi. Çoğu da duyduklarının kurgu olduğunun farkında değildi. Sonuç kitlesel panik oldu. Yapımcılardan birine göre yayın kaosa neden oldu ve birkaç kişinin hafif yaralanmasına yol açtı ama can kaybı olmadı. Ancak yaşananlar, ABD Kongresi'ni, radyoda, suç veya felaketlerle ilgili sahte haberlerin yayımlanmasını yasaklamaya yöneltti. Dramanın arkasındaki ekip ise tarihe geçti. Orson Welles, 1970'te BBC'ye yaptığı açıklamada, insanların gerçek bir uzaylı istilası olduğuna inandıkları şeyden panik içinde nasıl kaçtıklarını anımsamış, "Birdenbire herkes saatte 210 km hızla araba kullanmaya başladı" demişti. (https://www.bbc.com/turkce/articles/ce3z9ljgg2go)
Galiba kişilik haklarının korunması, pervasızca şiddet, nefret, ötekileştirme ve ayrımcılık yükleyen, tezvirat ve karalama üreten reel ve sanal trollere karşı dikkat kesilmemiz gerekiyor. Bu tür yayınlara prim vermemek, beğenmemek ve birilerinin bedava postacısı (sazana gelmişi) olarak paylaşmamak gerekiyor. Merhum İlber Ortaylı hocanın tasnifiyle cahiller ve hödüklerden oluşan kendini bilmezlere ilgi göstermemeliyiz. Gerçek bilgi ciddi bilimsel araştırmalarda ve rasyonel bilgilerde, birebir örgün eğitimde veriliyor iken 60 saniyelik videoda dünyaya ahkam kesen ve her şeyi çözmüşlerle şahsen benim hiç işim olmuyor. İhtisas yok, bilgi yok derinlik yok ama herkes her şey hakkında video çekip, canlı yayın açıp konuşup durmamalı diye düşünüyorum.
İnternet sayesinde insanlar bende varım, buradayım diyerek normal hayatta, işyerinde, kültürel ortamlarda yeterince var olup, dikkate alınıp ve parmak kaldırıp sohbete iştirak edemediklerinin acısını çıkarıyorlar. Normal hayatta toplumsal kesit, klik farklılığı, alay edilme, küçümsenme, aforoz edilme endişesi ile konuşamıyor ise yine söz meclisten dışarı bazı insanlar sosyal mecrada atıp tutmaya pek meraklı oluyor. Sanki herkes kaybedenler kulübü üyesi, vefasızlığa uğramış, dışlanmış, kıymeti bilinmemiş edasıyla çala klavye yazıyor ve paylaşıyor. Bir de mütefekkir edasıyla ahkam kesiyor ve sosyal medyada amiyane tabirle boş yapıyor. (https://konyabakis.com/yazarlar/omer-tokgoz/sanal-dunyada-gercek-olani-aramak-2-1309)
Dijital özgürlük diyerek toplumun esenliğini tehdit edenler üzerinde ise hukuki sınırlamalar ve önlemler gereklidir. Bu önlemler İstanbul Siyasal Bilgiler fakültesinde rahmetli hocam Prof. Dr. Ersan İlal hocamdan aldığım siyaset bilimi, kitle iletişim, anayasa hukuku ve temel hak ve özgürlükler eğitimi bağlamında kabul görmüş sınırlamalardır. Kimse sanal ortamda bireysel ve toplumsal huzuru sabote ederek ve değneksiz köyde geziyormuş gibi paylaşımlar yaparak kendini pervasız ve sorumsuz hissedemez. Bu kişiler için adli takibata alınmak kamu güvenliğinin ve dijital özgürlüklerin hukuki güvencesi olarak haklı bir uygulamadır. Sosyal medya linçleri veya galeyana gelmiş kullanıcıların hedef tahtası olmaktan ise Allah hepimizi korusun. İnternet demokrasisi ve farklı olana tahammül ve çoğulculuk ise bu dönemin en önemli olgusudur. Kıymetini bilmek lazımdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.