Konyalı Abi
Devlet İçinde Devlet Olmaz: Süleymancılar Meselesi Artık Bütün Yönleriyle Soruşturulmalıdır
Türkiye’nin geçmişte ödediği ağır bedeller bize çok açık bir gerçeği öğretmiş olmalı: Devlet, kendi denetimi dışında örgütlenen ve zaman içerisinde ekonomik, bürokratik ve eğitim alanlarında kapalı bir güç ağına dönüşen hiçbir yapılanmayı küçümseyemez.
Bu nedenle kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen yapıya yönelik gündeme gelen soruşturma ve operasyon iddiaları yalnızca mali boyut üzerinden ele alınmamalıdır. Eğer ortada suç şüphesi varsa mesele bütün bağlantılarıyla, hiçbir siyasi hesap gözetilmeden ve hukuk devletinin kuralları içerisinde araştırılmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca para değildir.
Asıl sorulması gereken şudur: Türkiye’nin dört bir yanında faaliyet gösteren yurtların, derneklerin, vakıfların ve Kur’an eğitimi verilen yapıların hukuki statüsü nedir? Bunların kaçı devletin öngördüğü denetim mekanizmalarına eksiksiz biçimde tabidir? Gelir kaynakları nereden gelmektedir? Toplanan bağışlar nereye gitmektedir? Eğitim faaliyetlerini kimler yürütmektedir? Çocuklara ne öğretilmektedir? Kamu kurumlarında örgütlü biçimde kadrolaşma veya belirli bir yapının talimatıyla hareket etme iddialarının somut karşılığı var mıdır?
Bunların tamamı araştırılmalıdır.
Türkiye, “Bunlar sadece dini eğitim veriyor” denilerek kapalı yapılanmaların denetimsiz bırakılmasının ne kadar ağır sonuçlara yol açabileceğini yaşayarak gördü.
Aynı hatanın ikinci kez yapılmasına izin verilemez.
Devletin görevi insanların inancına müdahale etmek değildir. İnsanlar istedikleri dini anlayışı benimsemekte özgürdür. Fakat dini özgürlük başka, devletin denetiminden kaçan paralel bir organizasyon kurmak bambaşka bir meseledir.
Hiçbir cemaat, tarikat, vakıf veya başka bir yapılanma devlet içerisinde ayrı bir hiyerarşi oluşturamaz.
Hiç kimse “manevi otorite” adı altında çocukların eğitimini devlet denetiminin dışına çıkaramaz.
Hiçbir yapı ekonomik gücünü kamu kurumlarında nüfuz oluşturmanın aracı haline getiremez.
Ve hiç kimse mensuplarının devlete değil kendi örgütsel hiyerarşisine bağlı hareket ettiği bir düzen kuramaz.
Böyle bir yapılanmaya ilişkin ciddi emareler bulunuyorsa yapılması gereken bellidir: Savcılık, MASAK, Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilgili bütün denetim kurumları koordineli biçimde harekete geçmelidir.
Kur’an eğitimi verilen bütün kurumların ruhsatları ve faaliyetleri tek tek incelenmeli; mevzuata aykırı veya izinsiz faaliyet gösteren yerler derhal kapatılmalı, çocukların dini eğitimi üzerinden oluşturulan denetimsiz alanlara son verilmelidir. Hukuken el koyma veya kapatma şartları oluşan kurumlar hakkında yargı kararı uygulanmalı; eğitim faaliyetlerinin devamı gerekiyorsa bunlar devletin yetkili ve denetlenebilir kurumları eliyle yürütülmelidir.
Ancak burada çok önemli bir çizgi vardır:
Bir yapıya mensup olmak tek başına suç değildir. İnsanlar isimleri veya dini aidiyetleri nedeniyle topluca suçlu ilan edilemez. Devletin gücü tam da burada ortaya çıkar: Toplu cezalandırmayla değil, delille hareket eder.
Bu nedenle talep edilmesi gereken “bütün Süleymancıların malına veya kurumlarına el konulması” değil; suç, usulsüzlük, izinsiz eğitim, kamuya örgütlü sızma veya yasa dışı finansman şüphesi bulunan her kurumun ve her kişinin istisnasız soruşturulmasıdır.
Suç varsa üzerine gidilmelidir.
Suçlu kim olursa olsun korunmamalıdır.
Siyasi bağlantısı kim olursa olsun dokunulmaz sayılmamalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni dokunulmaz cemaatler yaratmak değil, hiçbir cemaatin devletten güçlü olmadığı bir hukuk düzenini tesis etmektir.
Dün başka bir yapılanmaya göz yumulmasının bedelini bu ülke ağır ödedi.
Bugün aynı belirtiler başka yapılarda görülüyorsa “bize bir şey olmaz” rahatlığına sığınılamaz.
Devlet içinde devlet olmaz.
Eğitim içinde denetimsiz eğitim olmaz.
Kamu bürokrasisi içinde cemaat hiyerarşisi olmaz.
Ve Türkiye Cumhuriyeti, hangi isim altında faaliyet gösterirse göstersin, kendisine alternatif bir güç merkezi oluşturulmasına seyirci kalamaz.
Mesele din değildir.
Mesele Kur’an değildir.
Mesele insanların inancı hiç değildir.
Mesele devlet otoritesinin, hukukun ve çocukların geleceğinin herhangi bir kapalı yapılanmaya teslim edilmemesidir.
Bu nedenle iddialar sonuna kadar araştırılmalı; suç unsuru bulunan yapılar hukuk önünde dağıtılmalı, sorumlular yargılanmalı ve devlet bir kez daha “geç kaldık” demek zorunda bırakılmamalıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.