İsmail Detseli

İsmail Detseli

Çoban Ahmat - I

Konya’nın dağ köylerinden birinde yaşanmış ibretlik bir hikâye…

1890’lı yıllar… Köyün sessiz, sakin ama gariban; babası vefat etmiş, anası ile yaşayan ve devamlı köyünün davar ve sığır sürülerine çoban olan, başka bir iş bilmediği düşünülen yiğit bir Ahmet varmış.

ıKöylüler bu delikanlıya, elbiseleri sürekli dağlarda yatıp kalktığından ya da ihtiyar anacığının sürekli elbiselerini yıkayamadığından yakası paçası kirli olduğu için Yağır Ahmat derlermiş.

Ahmet öyle elbiseleri kirli zannedilirmiş ama o, kırdaki çeşmelerde, akarsularda devamlı elbiselerini yıkar; taşlara, ağaçlara serer, kurutur, tekrar giyer; namazını hiç geçirmez, vaktinde kılar, Allah’a şükredermiş.

Ahmet delikanlılık çağı geçmeye başlamış. Başında becerikli ve hatırlı bir ana babası da olmayınca evlenmesi gecikmiş. Önüne düşüp dünürcü olarak ilgilenen olmayınca gönlünden bazı kızlar geçse de kimsenin kızına talip olup istetememiş.

Nihayet yaşı otuzlara dayanmış. Köyün orta hâlli bir sakini olan Merteklerin Hüseyin Ağa, bir gece kırdaki tarlasını gübreletmek için birkaç gece bir davar sürüsünün tarlasında yataklamasını kafasında tasarlamış ve bunu Yağır Ahmat denen köyün sürü çobanına iletmiş.

Ahmet bu Hüseyin Ağa’nın isteğine:

“Olur Üseyin emmi. Ben tarlana davarları on gece yatırayım. Senin her gece gelip benimle kalmana gerek yok. (Aslında ağa, çobanla geceleri kalırmış; adet böyledir.) Sen gündüz azığımı getir, tarlanın başındaki yaban armudunun ağacına as. Ben gerisini hallederim. İki günde bir azığı yenilersen kuruyan ekmekler tazelenmiş olur.” der.

Hüseyin Emmi tarlayı gösterir çobana ve o gün çobanın iki gün yiyeceği azığı bırakmış tarladaki armut ağacına, eşeğine binip evine gitmiş.

İki gün sonra azığı yenilemek için tarlasına giden Hüseyin Ağa, bir bakmış ki zaten evvelden sürülmüş nadas olan tarlası kına gibi gübrelenmeye başlamış. Ağanın hoşuna gider bu durum.

“Allah bir de tam ekili ekin üzerine yağmur bereketi verirse bir harman olur bu tarladan.” deyi sevinmiş.

On gün o tarlada davarlarını yatıran Ahmet, Hüseyin Emmi’ye:

“Başka tarlan varsa davarları orada da yatırayım. Yoksa başka talipler var, onlara gideceğim.” der.

Hüseyin Ağa:

“Sağ ol Ahmat, yeter. Benim tarlamın gübresi başkasına gidebilirsin.” der.

Ayrılırken Hüseyin Ağa, çobanlığın gereği olarak sorar:

“Ahmat, borcumuz nedir guzum bu hizmete garşılık?”

Ahmet:

“Ağa, ne münasip görürsen ver. Vermezsen de helal olsun benden yana” der.

Ağa, o günün rayici üzerinden parasal olarak Ahmet’i gönüllendirir. Günlük bir de tütün vermek adeti varmış bu işin. Ağa sorar:

“Tütün de alayım mı?”

“Yok ağa, ben tütün içmem.” deyince onun karşılığı için de ücret öder. Helalleşirler.

O gece evine gelen Hüseyin Ağa yatağına yatar ve bir rüya görür. Ağanın 22 yaşlarındaki kızını çoban Ahmet’e isterler ama ağa:

“Olmaz canım, Ahmat yaşlı hem de fakir.” der, itiraz eder, vermez.

Sabah uykudan uyanır ve gece rüyasını hatırlar. Kendi arasında yorum yapar:

“Ben gece rüyamda ayıp ettim. Adamı kötüledim, fakir diye küçümsedim. Rabbim beni affet.”

İsteyen filan olmadığı hâlde eşi ile istişare edip kızının da gönlünü alır ve bu çoban Ahmet’e kızını vermeye karar verir.

Yine bir bahane ile Ahmet’ten, başka bir tarlasına zamanı gelince davarları yatırmak istediğini söyler. Aslında aklında bu düşündüğü şeyi Ahmet’e çıtlatmak vardır.

Çoban Ahmet yine Hüseyin Ağa’ya tarlasında davar yatırmak için gün verir. Çünkü ilk yatırmadan aldığı ücretle ağadan çok memnun olmuştur.

O gün gelir. Hüseyin Ağa der ki:

“Ahmat, ben de bu gece senin yanında kalıp yardımcı olacağım. Hiç olmazsa sen rahat uyu, ben de gece davarları bekleyeyim.”

Ahmet’in:

“Zahmet verme kendine Üseyin Emmi.” demesine aldırmaz. O gece Ahmet’le birlikte tarlada kalır. Gece oradan buradan konuşurlar. Ertesi gece yine Hüseyin Emmi, Ahmet’in yanındadır. Kısadan başlar Ahmet’i yoklamaya:

“Oğlum Ahmat, yaşın geçiyor. Anana söyle gayri seni evlendirsin.”

Ahmet bu söz karşısında biraz sıkılır ve mahcup bir edayla şöyle der:

“Üseyin Emmi, anam da düşünüyor emme bize münasip bir gız bulamayyor. Biz fakır bir aileyiz, ben de çobanım. Bize kim gız verir ki?”

Taş gediğe tam denk gelmiştir.

Hüseyin Emmi:

“O ne demek Ahmat oğlum? Çobanlık yapmak, fakir olmak ayıp mı? Allah insana neler neler bahşeder. Yalnız insan doğru dürüst ve ahlaklı olsun. Böyle olan kişiye her gız bubası, böyle temiz bir adama düşünmeden kızını verir yavrum” der.

Ertesi günün gecesi Ahmet’in yanına gelmez ve:

“Zaten bu tarla güççük. Ahmat, yeter gayri. Başka isteyen varsa onların tarlasına yatır davarları, guzum.” der.

Ahmet hemen o gündüz, öğle vakti sağıma getirdiği davarları yerine yatırır, doğru anasına gider. Ve akşamki Merteklerin Hüseyin Emmi ile konuştuklarını bir bir anlatır.

Ahmet’in anası fakir, yaşlı ama akıllı kadındır. Bu durumu iyice düşünür. Yakını olan bir akrabasına bunları anlatıp:

“Çözümü nedir bunun, bir düşün hay gardaşım. Acaba Üseyin Ağa’ya gitsek, gızını istesek bizi tersler mi? Dengimiz değil onlar ne de olsa; zengin, görgülü sülale” der.

Akrabası düşünür taşınır, Hacca Gadın’a der ki:

“Aba, bu Üseyin Ağa’nın sözlerinde anlamlı bir şey vardır. Bunun dengi mengi olmaz. Beyin gızını fakır alır, ağanın fakırın gızını bey oğlu alır. Bir ağızlarını yoklayalım. Sen bizim avradı da al yanına, gızın anasının ağzını bir yokla bakalım.” der.

Hacca Gadın, o akrabası olan kadını alır, utana sıkıla Üseyin Ağa’nın evine gider. Biraz hoşbeşten sonra ağzından baklayı çıkarır. Kız anası daha önce kocasının gördüğü rüyayı hatırlar ve gelenlere çok sert davranır ve cevabı:

“Zinhar olmaz bu iş! Ne siz dünür gelmiş olun ne de biz vermemiş olalım. Unutun bu işi.” der ve Hacca kadın ile hısımını savar.

Akşam olur. Olanlardan habersiz olan Üseyin Ağa evine gelir. Hanımı hemen çoban Ahmet’in anasının dünürcü olarak geldiğini, ama ağızlarının payını verdiğini, adeta kovmuş gibi yaptığını böbürlenerek kocası Üseyin Ağa’ya anlatır.

Üseyin Ağa olgun adamdır. Hiç celallenmez, biraz düşünür. Hanımına der ki:

“Hanım, neden onları küçümsedin? Çoban olmak, fakir olmak bir adamın kızını istemek için suç mu? Böyle bir yanlışı nasıl yaptın? Bizim ilerde ne olacağımız belli mi? Belki gün gelir fakir olur, yiyecek kuru ekmeğe muhtaç oluruz. Senin de var yetişmekte olan oğlun, kızın. Sen kime gidip de gız isteyeceksin? Ayıp bu gibi işler. En kısa zamanda Hacca Gadın’dan af dile, gönlünü hoş et gadıncağızın.” der.

Fazla konuşmaya fırsat vermeden olayı kapatır. Kocasından azarı işiten ve sözlerinin haklı olduğuna kanaat getiren Halime kadın, artık çoban anası Hacca kadının gönlünü almak için fırsat kollar. Ve bir gün çeşme başında bu ikili tesadüfen yalnız olarak bir araya gelirler. Halime kadın için bulunmaz bir fırsattır bu.

Hemen sözü uzatmadan, hâl hatır bile sormadan söze girer ve der ki:

“Hacca Aba, o gün ben bir yanlış yaptım size garşı. Allasen (Allah’ı seversen) gücenme. Akşam herif ile gonuştuk, o da benim size karşı aldığım tavra bayağı öfkelendi. Yine buyurun gelin, ne zaman isterseniz gapımız açık. Allah herkese hayırlı nasipler versin” der.

Bu sözlerden yine bir şey anlamayan saf, temiz Hacca kadın akrabasına gider, bu sözleri aktarır. Akrabası der ki:

“Hacca Aba, yarın akşam beraber sen, ben, bizim avrat gidelim, dünür olalım. Ölüm yok ya canım bunda. Ne derlerse desinler, gız evi bu, hazar birez nazları olur. Vermezlerse de gücenmeyiz. Biz haddimizi de edebimizi de biliriz elbet.” der.

Ertesi akşamı iple çeker Hacca kadın. Akşam yemeğini yer, namazını gılar, Rabbine dua eder ve akrabasının evine varır. “Ya Allah, bismillah.” deyip yola düşerler. Biraz kıyıda büyük bir evi olan Hüseyin Ağa’nın kapısını korku ve cesaretle usulca çalarlar. Selam verip otururlar. Önlerinde erkek dünürcü başı olarak giden Hısım Gara Hasan, kısa bir hâl hatır sormadan sonra:

“Üssüyün Ağa, bizim ne mağsadıla geldiğimizi anlamışsındır hazar. ‘Allah’ın emri, peygamberin gavliyle’ biz oğlumuz çoban Ahmet’ten kızınız Fatma’ya dünürüz. Siz de eğer mehel münasip görürseniz bu hayırlı işe he deyin. Şimdilik diyeceğimiz bu gadar. Sizler de bir sorun, soruşturun. Danışacağınız kimseler varsa danışın, gonuşun. Biz birkaç gün sonra yine gelelim.” deyip sözü bağlar.

Evde tek söz sahibi olan Üssüyün Ağa:

“Söz bende emme, dünürcülüğün gereği olsun. Şimdilik gidin bakalım, geceniz hayır olsun.” der. Onlar da: “Galın sağlıcakla.” deyip ayrılırlar.

Ana yüreği bu ya... İyi bir şekilde, bilhassa Hüseyin Ağa’nın evine dünür olup da iyi karşılanınca bu işin olacağına kanaat getiren Hacca kadın, o gece sabahlara gadar uyku uyuyamaz. Dua eder.

Sevinçle sabah erkence eşeğine bindiği gibi çoban oğlunun davarları otlattığı yere doğru sürer gider ve oğlunu arayıp bulur:

“Ahmadım guzum, heral bizim hayırlı iş olacak. Üssüyün Ağa, biz dünürcü olunca heç terslemedi, evine aldı, eyi de garşıladı. Ağşam onun için çok sevinçliyim. Allah’ıma çok şükürler olsun.” der.

Ana oğul oradan buradan biraz dertleşirler. Hacca kadın tekrar eşeğine biner, evinin yolunu tutar. Artık o birkaç gün sonrayı iple çekmeye başlar.

Sağ olana gün mü dayanır? Gün gelir çatar. Bu Hacca kadın, hısımı Kara Hasan’ı ve onun hanımını da alır yanına yine bir akşam Hüseyin Ağa’nın kapısını çalarlar. (Devamı haftaya)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.