Amerika ve İran Ne İstiyor?

Orta Doğu’da yıllardır aynı oyun sahneleniyor. Aktörler değişiyor, söylemler sertleşiyor, füzeler konuşuyor, masumlar ölüyor; fakat büyük güçlerin hesabı hiç değişmiyor: Daha fazla nüfuz, daha fazla kontrol, daha fazla güç.

Amerika Birleşik Devletleri, İran’a demokrasi getirmek istemiyor. İran halkının refahı da Washington’un öncelikli meselesi değil. ABD’nin istediği son derece açık: Orta Doğu’da kendisine meydan okuyamayacak, İsrail’i tehdit edemeyecek ve enerji yollarını riske atamayacak bir İran.

Washington, İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek istediğini söylüyor. Bu kaygı bütünüyle temelsiz değil. Ancak aynı Washington’un, bölgedeki dostlarının askeri kapasitesine sessiz kalması, meselenin yalnızca nükleer güvenlik olmadığını gösteriyor. Sorun nükleer teknoloji değil; bu teknolojinin kimin elinde olduğu.

Amerika, kendi kurduğu bölgesel düzenin İran tarafından bozulmasını istemiyor. Körfez ülkeleri üzerinde etkisini sürdürmek, İsrail’in askeri üstünlüğünü korumak, petrol ve doğal gaz güzergâhlarını denetlemek ve Çin ile Rusya’nın bölgede alan kazanmasını önlemek istiyor.

Kısacası Washington’un meselesi barış değil, hâkimiyet.

Peki İran ne istiyor?

Tahran yönetimi de kendisini yalnızca savunan masum bir aktör değil. İran, “direniş” söylemi altında Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e kadar uzanan bir nüfuz hattı kurdu. Bölgedeki silahlı grupları destekleyerek savaşları doğrudan kendi toprağına taşımadan rakiplerine baskı uyguladı.

İran yönetimi için mesele yalnızca ülke güvenliği değildir. Rejimin ayakta kalması, içerideki muhalefetin kontrol edilmesi ve dış düşman tehdidinin sürekli canlı tutulması da bu stratejinin parçalarıdır. Çünkü dışarıda güçlü bir düşman varsa, içerideki başarısızlıkların hesabını sormak daha kolay ertelenir.

Ekonomik kriz, işsizlik, yüksek enflasyon ve toplumsal baskı konuşulacağı zaman yönetim dış tehdidi gösteriyor. ABD yaptırımları kuşkusuz İran halkını ağır biçimde etkiliyor. Ancak İran yönetiminin yanlış ekonomi politikalarını ve kaynaklarını bölgesel güç mücadelesine harcamasını yalnızca yaptırımlarla açıklamak mümkün değil.

İran’ın nükleer programı da yalnızca bilimsel ilerleme meselesi değildir. Nükleer kapasite, Tahran’ın elindeki en güçlü pazarlık kartıdır. İran yönetimi bu kartı, hem rejimin güvenliğini sağlamak hem de uluslararası toplumdan taviz koparmak için kullanıyor.

İki taraf da barıştan söz ediyor. Fakat ikisi de barış için gerekli bedeli ödemek istemiyor.

Amerika İran’ın geri çekilmesini istiyor ama kendi askeri varlığını tartışmaya açmıyor. İran yabancı müdahaleye karşı çıktığını söylüyor ama başka ülkelerdeki silahlı yapılara destek vermekten vazgeçmiyor.

Her iki taraf da kendisini savunmada, karşı tarafı saldırgan göstermeye çalışıyor.

Gerçek ise çok daha sert: Amerika bölgeyi kontrol etmek istiyor, İran ise kontrol edilememek ve mümkünse kendi etki alanını genişletmek istiyor.

Bu güç savaşında bedeli Washington’daki siyasetçiler ya da Tahran’daki yöneticiler ödemiyor. Bedeli İran halkı, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler ve savaşın ortasında kalan milyonlarca insan ödüyor.

Televizyon ekranlarında “ulusal güvenlik”, “caydırıcılık” ve “stratejik çıkar” gibi steril ifadeler kullanılıyor. Oysa sahadaki karşılığı çok daha yalın: Yıkılmış şehirler, göç etmek zorunda kalan aileler, ekonomik çöküş ve mezarlıklar.

Amerika’nın da İran’ın da istediği şey barış değil. İstedikleri, kendi şartlarının kabul edildiği bir düzen.

Sorulması gereken asıl soru şudur:

Bu iki güç ne istiyor değil, onların iktidar mücadelesi uğruna daha kaç insanın hayatı feda edilecek?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.