İsmail Detseli

İsmail Detseli

Bir tahta bavula sığan Anadolu insanının hayatı

Günümüzden belki yetmiş beş, belki de seksen yıl önceleriymiş. Anadolu kırsalının gariban genç erkekleri, aile bütçesine katkı yapmak gayesiyle, ellerinde 70x50 ya da 100x70 ebadında bir tahta bavulla gurbet yollarına düşer, rızık aramak için büyük şehirlere giderlerdi.

Bavulun içinde neler vardı acaba, merak mı ediyorsunuz?

Bir değişik göynek (gömlek) varsa bir tane, bir pantul (pantolon), bir ceket; anasının veya yeni evlenmiş, daha alduvağı başında duran gelin hanımının hazırladığı, yol boyu yemesi için acı soğan, kuru yavan diye adlandırılan iki üç tane tandır güdüğü veya bazlama (ekmek), biraz da akıp kokmasın diye peynir. Yeni terlemekte olan sakal bıyığını şehirde berber varlığından haberi olmadığından kendisi kesmek için bir tıraş takımı.

Bavulun üst kısmındaki oynak sapının altında bir kilit bulunur, anahtarı da cebindedir. Ama her ihtimale karşı, şayet bavul ve eşyalar otobüsün üzerindeki bagaja konursa açılma tehlikesinden korumak için sağlam bir kınnapla sağından solundan sıkıca bağlanırdı. Yol arkadaşlığı ve hayatını taşıdığı bavul buydu. Hatta bazılarının, yuvarlak şekilde dürüp iki ucundan bağladıkları iple boyunlarına asarak taşıdıkları yorganları da olurdu.

Yukarıda bir terim kullandım: “alduvaklı gelin hanım.”

İşte bunu biraz açalım. O yıllarda, bilhassa Konya kırsalında, gençler; kız erkek fark etmez, çocuk denecek yaşlarda evlendirilirdi. Örneğin 16 yaşında, bazen daha da küçük. İşler hep insan ve hayvan gücüne dayalıydı; eve işçi lazım olduğundan çocuk yaşta evlilikler olurdu. Daha oğlan askere gitmemiştir. Düğün masrafları ağırdır. Başlık parası âdet değildir ama geline yüklü takılar istenir. Zaten birçok ailenin geliri kıttır. Ancak bir kere ortaya çıkılmıştır; zor şer bu izdivaç gerçekleşir, aile borçlanır. Sonunda daha evliliğin bir yılı dolmadan oğlana gurbet, para kazanma ve borç ödeme yolu görünür.

Gurbet zordur. Hele bir de gidilen şehirde gence sahip çıkacak akraba, hısım veya kol kanat gerecek köylüsü yoksa vay hâline o gencin. Onu bekleyen birçok tehlike vardır.

O yıllarda okuma yazma da çok yaygın ve sağlam değildir. Kızlarda zaten hemen hemen hiç yoktur. Erkeklerde ise okullu olsalar bile, kışın öğrenilen bilgiler yazın iş yoğunluğundan unutulup gider; okuyup yazma ve kerrat hesap işleri akıldan çıkar.

Ben okullu olup okuma yazmayı tam öğrendikten sonra, rahmetli babama komşu kadın ve erkeklerden mektup yazdırmaya gelenlerin çok olması sebebiyle, daha 10-11 yaşlarımda iyi mektup yazabilen biri olmuştum.

Onun için gurbetteki kocasına kaynanadan gizli mektup yazdıracak genç gelinler, anacığıma yalvarır; kimsenin olmadığı bir zamanda bana mektup yazdırır, bazı sözleri nasıl kullanacakları konusunda edebinden dolayı anacığımdan yardım isterlerdi. Sonra bana da adeta yalvarırlardı:

“— Aman İsmayıl, benim mektop yazdırdığımı kimseye dime, olur mu sarım?” “Sarım” bir şefkat ve sevgi ifadesiydi.

Bunları çok yaşadım. Gurbete gidecek evli barklı gençlerin, tarlada bahçede babam merhumu nerede bulurlarsa hesap işlerini öğrenmeye geldiklerini de çok bilirim.

Peki, sen de bu gurbet kervanına katıldın mı? Yaşın kaçtı?

Evet, ben de bu kervana katıldım. Köyde okul sonrası üç yıl sığır çobanlığı yaptıktan sonra, on beş yaşıma yeni girmiştim. 1960 yılının 15 Mart günü İzmir yolculuğuyla bu kervana uydum. Ancak İzmir’de hem köylülerimden hem de akrabalarımdan insanlar olunca, ilk günlerin zorluğunu onların evlerinde yaklaşık bir ay kalarak atlattım.

İlk defa İzmir’in Kestelli Caddesi’nde, haftalığı 15 lira olan bir pastanede işe başladım. Bir ay kadar çalıştım ama yaşıma göre iş çok ağır geldi. Oradan ayrıldım. Daha sonra küçük ama işi yoğun bir aşevine bulaşıkçı olarak girdim. Haftalığım 35 liraydı. Oradaki iş sabah saat 04.30’da başlardı. Büyük yemek tepsilerini başımda taşıyarak yakındaki fırına götürürdüm. Onların ağırlığından göbeğim düştü. Üç gün handaki odamda yattım. Patronumun annesi olan bir hanım teyze, çömlek marifetiyle göbeğimi yerine getirdi.

Yedi ay sonra oradan da ayrıldım. Eskiden beri köylülerimin çalıştığı Eşrefpaşa’daki “Rıfat’ın İçkili Aşevi” tabelalı meyhanede işe başladım. Üç sene kadar orada çalıştım. Ama hiç yabancılık çekmiyordum; çünkü aynı köyden üç kişi birlikte çalışıyorduk.

Yazımın sonlarında “han bucağı” dedim ya, işte sözü oraya getirecektim.

O yıllarda yoksulluk çeken Anadolu’nun kırsal köylerinin gençleri, akın akın gurbete para kazanma azmiyle gidiyordu. Koca şehirlerde hanlarda, hatta aile evlerinde bile yer bulmak meseleydi.

Benim köylüm olan rahmetli Kadir Elibol ağabeyimin kaldığı Kestelli Caddesi’ndeki meşhur Çınarlı Han’a, çok yakın bir akrabamın 100 lira verip benim daha sonra ödemem kaydıyla aldığı bir yatak, bir yorgan ve tahta bavulum ile yerleştim.

Han çok büyüktü. Beş katlıydı ve her katında 20-30 oda vardı. Bu odaların hepsi dolduğu gibi, geniş koridorlarında da insanlar yataklarını serip yatarlardı. Sabah erkenden kalkar, yataklarını tekrar koridora dürüp koyar, tahta bavullarını sapından balkon demirine kilitler ve işlerine giderlerdi.

Genelde pazar günleri tatil olduğu için hanın zemin katındaki umumi çeşme ve havuzda herkes çamaşırını yıkar, sıra bulabilirse hanın iki kabinli banyosunda banyo yapardı.

Hana giren çıkan o kadar çoktu ki kimse birbirini tanımazdı. Handa ne kadar kalabalık insan olduğunu ise 27 Mayıs 1960 İhtilali sırasında öğrendik. Çünkü sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Bütün insanlar zemin katta toplanınca hanın ne kadar kalabalık olduğunu o zaman gördük.

Ben çamaşır ve banyo konusunda rahattım. Çünkü benim tatil günüm pazartesiydi. O tenhalıkta çamaşırımı yıkar, banyomu rahatça yapardım. İzmir’in Kestane Pazarı, Damlacık, İkiçeşmelik ve Başdurak gibi semtlerinde hanlar ve aile evleri yoğun olarak bulunurdu.

Bekâr erkeklerin kaldığı aile evleri vardı. Beş-altı kişi bir odasını tutar, evin ortasındaki havuz ve çeşmeden gelen suyu ortak kullanırlardı. Elektrik ise toplu gelir, kişi başına ne düşerse ev sahibi onu alırdı.

Evliler için de aile evleri vardı. Bunlar genelde varoş semtlerde bulunurdu. Evler en fazla iki katlı olur, yine evin avlusundaki çeşmeden su ortak kullanılırdı. Ancak elektrik sayaçları ayrıydı.

Buralar genellikle Anadolu’dan gelmiş, kendini biraz maddi yönden toparlamış, köydeki eşini ve bir çocuğunu yanına almış kişiler tarafından tutulurdu. Böyle bir ev, Yeşildere’de benim dedemin de vardı.

1963 yılının sonlarında İzmir’den ayrılıp köye geldim. Anne, babam ve kardeşlerimle hasret giderdikten sonra yine tahta bavulum elimde İstanbul’a gittim. Orada da köylülerim çoktu. Hem de çoğunun kendisine ait seyyar satıcılık işleri vardı. Onlar genellikle Küçükpazar, Unkapanı, Fatih, Süleymaniye ve Zeyrek taraflarında bekâr olarak kalırlardı. Bu bekâr evlerinde, iki veya üç katlı evlerin her katını birbirini tanıyan aynı köylüler tutar, kirasını birlikte öder ve hayatlarını birlikte sürdürürlerdi.

Bunun dışında yine Anadolu’dan gelmiş gençler seyyar sebze satar, elbise satar veya bir atölyede işçi olarak çalışırlardı. Onlar da Beyazıt’ta Fetva Yokuşu’nda, Küçükpazar’da ve Unkapanı’nda bolca bulunan çok katlı hanlarda oda tutup kalırlardı.

Ben yine Küçükpazar’da Kıble Çeşme Sokağı’nda köylülerimin tuttuğu bir evde onlarla birlikte kalıyordum. Onların kendi işleri olduğundan maddi durumları biz haftalık çalışanlardan daha iyiydi. Bu nedenle bizden sadece az miktarda kira katkısı alırlardı.

Onlar köyümüzün büyükleri idi. Biz onlara hizmette kusur etmezdik. Onlar da bize doğrulukla çalışmamızı öğütler, yanlışımızı bulurlarsa azarlar, bazen de iki tokat atarlardı.

İstanbul’da bir müddet Tahtakale’de çeşitli işlerde haftalıkla çalıştım. Cumartesi ve pazar günleri tatil olan iş yerim dışında, hafta sonlarında seyyar olarak mahallelerde sabun satarak ek gelir elde ettim.

Bir yılın sonuna doğru tekrar köye geldim. Kazancımı babamlara bıraktım. Sonra yine tahta bavul elimde, “Ver elini Ankara!”

Ankara başkent olduğu için, memuriyet dışında Anadolu insanına pek iş imkânı yoktu. Ben de iş arayışına girdim ve Çankaya’da bir restoranda yapılan imtihan sonucunda şef komi olarak işe başladım. Restoranın adı Kulüp TAD idi. Türk-Amerikan Derneği binasının altında bulunan çok lüks bir iş yeriydi. İşletmecisi Uludağ Kebapçısı idi. Çalışma sistemi yüzde 25 adisyon esasına dayanıyordu. Her garsonun bir komisi vardı; garson kazanırsa komi de kazanıyordu.

Bir gün yabancı dili olanlar arasından şef komi seçileceği söylendi. İzmir’de öğrendiğim Rumca burada işe yaradı ve baş komi oldum. Dış servisler bana bağlandı. Yaklaşık yedi-sekiz ay boyunca, yakınlarımızda bulunan Çalışma Bakanı merhum Bülent Ecevit’e servis yaparak çalıştım. Orada bana en çok yarayan şey ise sigortalı işçi statüsüne girmiş olmamdı.

Artık askerliğime bir yıl kalmıştı. Bu nedenle yeniden İstanbul’a döndüm. Askere gitmeme bir ay kala köye dönüp anne ve babamın duasını aldım. Ardından 23 Kasım 1965 tarihinde Manisa Batı Kışla’da asker oldum. Bu sefer tahta bavulu, İzmir yakın olduğu için dayımlara bıraktım.

Askerliğim de çok maceralı geçti. İki aylık temel eğitimden sonra bizi Manisa'nın ilçesi Kırkağaç'taki Silah Taburu'na dağıttılar. Orada iki aylık ihtisas eğitiminin sonunda herkese görev dağıtımı yapıldı. Bana da kadrolu er olarak yemekhane sorumluluğu verildi.

O yıllarda onbaşılık imtihanları yapılırdı. Tahsilli insan azdı. Ortaokul mezunu, lise terk olanlar vardı ama ben ilkokul mezunu olduğum için bölük komutanım bana o şansı vermedi.

Fakat benim içim kan ağlıyordu. Bütün komutanlara yalvarıyordum:

— Ben de imtihana gireceğim!

Birisi bana:

— Girip kazansan da seni çavuş kursuna göndermez komutanın. Senin yemekhane sorumluluğundan memnun. Ama gir, en azından onbaşı rütben olur, dedi.

Bizim makineli tüfek bölüğünden 16 kişi imtihana girdik. Ben 85 puanla birinci oldum.

Bölük komutanım:

— Kantinden onbaşı terfisi alın, gelin. Ben omuzlarınıza takacağım, dedi.

Aldık geldik. Hepsinin rütbesini taktı, bana takmadı.

Yanına yaklaşıp selam verdim. Elinin tersiyle:

— Geç yerine! Sana rütbe yok. Zamanı var, dedi.

Büyük bir hüzün içinde tabur yazıcısı olan hemşehrim Cihanbeyli Naci Onbaşı'ya gidip durumu anlattım. Birinci olduğumu zaten biliyordu.

Hemen Tabur Komutanı Yarbay İhsan Saygın'a söylemiş. Komutan da bölük komutanını makamına çağırıp:

— Hakkını yeme! Askerin birinci olduysa gönder çavuş kursuna, demiş.

Bunun üzerine bölük komutanı beni çağırdı:

— Git rütbeni getir, takayım, dedi.

Getirdim. Rütbeyi omuzuma takarken iğneyi canımı yakacak şekilde batırdı ve:

— Bak Detseli, çavuş olsan da kurmay kalsan da sen mecbur bu bölüğe döneceksin. Ama burada askerliği zor bitireceksin. Komutanı komutana şikâyet etmek neymiş göreceksin. Hadi git! dedi.

Böylece bizi Manisa Doğu Kışla Çavuş Kursu'na gönderdiler.

Trene bindik, Doğu Kışla'ya geldik. Talimgâh Taburu'nda iki bölük vardı: Piyade Bölüğü ve Silah Bölüğü. Ben makineli tüfekçi olduğum için Silah Bölüğü kursiyeri oldum.

On beş gün kadar tanışma dönemi geçti. Sonra makineli tüfek çavuşuma sordum:

— Çavuşum, kursa gelen onbaşıların birliğine dönmeme şansı var mı?

— Ne o, öyle bir niyetin mi var?

— Evet.

— İyi de senin için zor. Bizim bölük kurs onbaşısı mevcudu 123 kişi. Hepsi tahsilli. İki ilkokul mezunu varsınız. Biri Sivaslı Mehmet Kafalı, diğeri Konyalı İsmail Detseli. Burada kalmak için kurs devre birincisi olmanız lazım. O ışık sende görünmüyor.

— Niye? Çalışmayla olmaz mı?

— Çalışmayla olur. Ama 100 puan üzerinden genel kültür, 100 puan üzerinden de askerî bilgi imtihanı olacaksınız. Senin tahsilin genel kültüre bile yetmez, dedi.

Ben de çok çalıştım. Genel kültürden 100 puan aldım. Askerî bilgi sınavı ise uygulamalı yapılıyordu.

Sınav komisyonunda Tümgeneral Gani Özden, Tuğgeneral Naci Asutay ile birlikte binbaşılar, yüzbaşılar, albaylar ve yarbaylar bulunuyordu. Komisyonun önünde takıma harp tatbikatı yaptırdım. Subayların alkışları arasında oradan da 96 puan aldım.

Böylece toplam 196 puanla kurs birincisi oldum ve Genelkurmay emriyle Talimgâh'ta eğitim çavuşu olarak bırakıldım. Bu arada üç ay boyunca çift çavuş maaşı aldım. Kırkağaç'taki birliğim:

— Çavuşuma ihtiyacım var, gönderin, diye sürekli yazıyordu. Fakat Talimgâh:

— Genelkurmay emriyle öğretmen çavuş olarak kaldı, veremeyiz, diye cevap veriyordu.

Bu yüzden Kırkağaç'tan bana posta ile 28 lira 75 kuruş gönderiliyordu. Talimgâh'tan da çavuş maaşı olarak 30 lira alıyordum. Üç ay boyunca toplam 58 lira 75 kuruş maaş aldım. Durumu komutanlarıma söyledim.

— Al. Onların hatası. Biz seni vermeyiz diyoruz, onlar istiyor. Göndermeyinceye kadar almaya devam et, dediler.

Birincilik ödülümü de unutmayayım. Orijinal kutusu içinde Alman malı Kruzer marka altın uçlu bir dolma kalem ile bir de tükenmez kalem hediye almıştım.

Bizim bölüğün kısım birincilerini de unutmadım:

Havan Topu Kısmı: Karslı Yavuz Toker Çavuş

Tepmesiz Top Kısmı: Tokatlı Nurettin Katmer Çavuş

Keşif Kısmı: Antalyalı Ali Güldorum Çavuş

İstihkâm Kısmı: Adanalı Bircan Bilgili Çavuş

Askerlik hatıralarım çoktur. Burada keselim. Terhis olduktan sonra tekrar İzmir'e geldim ve DYO Boya Fabrikalarında işe başladım. Sene 1968'di. Altı-yedi ay kadar orada çalıştım ama maddi durum beni tatmin etmiyordu.

Can arkadaşım tahta bavul yine elimdeydi. Bu kez İstanbul yolculuğu başladı. Sebebi ise İstanbul'da bir akrabamızın seyyar olarak zeytinyağı, sabun, deterjan ve zeytin satışı yapmasıydı. Sürekli müşterileri olan bu işini, babamın ricası üzerine, içerideki sermayesini saklı tutmak şartıyla iki yıllığına bana devretti. Ben de 19 ay o işte çalıştım. Sonra köyüme döndüm ve evlendim.

Anam babamdan ve bana iş verip kazanç sahibi olmama vesile olanlardan Allah razı olsun. Vefat edenlere Allah rahmet eylesin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.