Hilalalem
Kara kıtanın keşfi 3
Beyaz adam beş yüz yıl önce ayak bastığı kara kıtadan 1950’li yılarda fiziki olarak çekilse bile, onun torunlarının bugün de siyah adamı rahat bıraktığını söylemek oldukça güç. Aç gözlülüğünün kurbanı olarak yüzyıllarca kaynakları, emeği, bedeni sömürülen kara insan şaşırtıcı bir şekilde hayata gülümsemeye devam ediyor. Kendisini bu dünyaya bağlayan bedeninden başka hiçbir varlığı olmayan Ugandalı köylülerin yüzlerindeki buruk tebessüm, beyaz adamın mutsuzluğuna anlamlı bir gönderme adeta. Hani Erich Scheurmann’ın bir kara kıtalının ağzından kaleme aldığı Papalagi’de dile getirdiği üzere, “Beyaz adam sayısını bilemediği kadar çok şeye sahip, ama yine de mutsuz. Kim bilir belki de mutsuzluğuna sebep sahip olduğu şeylerdir.”
İNgaganın kuzeyindeki köylerde tanık olduğumuz görüntü üzerine uzun boylu konuşmaya gerek var mı, emin değilim. İçinde “yemek” pişirdiği bir iki kap, bir su ibriği, üzerinde yattığı bir parça hasır, tavanı otlarla örtülmüş kulübeden müteşekkil bir varlık envanteri. Eşya ile kurulmuş bu denli sınırlı bir anlam bağını biz kuzeyli beyaz adamlar yığınlarca sosyolojik analize tabi tutsak bile, milyonlarca siyah insan bugün hala eşyanın zalim esaretinden uzak bir hayat sürdürmeye devam ediyor.
Özgür olan kim?…
Belki tembellik belki tamahkarlık…
Belki de zorlanmış çaresizlik bilmiyorum ama ağaç altında akşama kadar oturmak kimseyi rahatsız etmiyor…
Her neyse ….
Uzun ve yorucu yolculuğun ardından toprak yollar ve ilkel hayatlar arasında kendi başına korunmuş duvar içi otele gelmiştik. Yemyeşil alan içinde küçük oda olan evlerbembeyaz çarşaflar, huzurlu bir bahçe cibindirikli kocaman yatak temiz giyimli ve az fazla görgülü insanlar… Çamaşır makinasında bile o denli beyaz çıkmayacak elde yıkanmış beyaz sabun kokulu nevresimler, havlular. Belki de yola çıkalı beni huzura boğan en güzel ortam otelimizdi. Yemeklerimizin çoğu valizlerle birlikte kayıp açız ne yeriz bilmeden çantamızda ki nevaleleri atıştırıp bir dinlenmeye geçtik. Sorun şu ki su çok ince aktığı için ya üşüten ya yakan banyo suyu …
Heyecan, merak ve benim ne işim var burada vesvesesi…
Ah afrika… gözümde çok büyüttüğüm koca kara kıta ile yüzleşme….
Kıpkırmızı verimli topraklar mis gibi bir doğa heryer yemyeşil. Gözümde canlanan Afrikadan çok farklı. İnsan eksen yetişecek verimli toprakların ya tembel yada pasifize edilmiş halkı.
Heyecanla dinlenip hazırlanıp ilk göreve gitme hevesi. Yine beş altı dakikalık yolculuk sonunda bir sürü çocuğun olduğu alana geldik. Evlatlarımın hediyesi şekerleri vermek için can atan anne yani ben.
Merhametle bakan ıslak gözlerim sızlayan burnum ve üzerime bir anda şeker için saldıran çocuklar…. Sevimli sabırlı kalmaya çabalayan aciz ben… ve çocuklara aniden bişey verip böyle kavga etmelerine sebep olmayın diyen yol arkadaşlarım. Bilemedim Afrikada ki ikinci şokumu yaşadım üzüldüm ama sinirlendim de sandım ki ilk kez görüyorlar… meğer çocukların huyu buymuş… ne dağıtırsan dağıt ne verirsen ver çok feci bir izdiham…
Vermeden almaya alıştırılmış bir cürüh…
Yaşı dolmuş ama küçücük sıska kurbanlarımız sahiplerinin isimleri ile tekbirlerle kesildi. Hemde çocukların önünde. Çocuklar öyle alışmış ki biran önce pişse de yesek hevesindeler. Odun ateşinde çokça kavrulmuş soğanlı pirinç pilavı kazanlarda pişiyor, anında kesilip parçalanan kurbanlar da diğer kazanda kavruluyor.
Sofralar kuruluyor uzun çimlerin üzerine rengarenk plastik tabaklarda içecek karpuz dilimi pilav et ve ekmekli tabaklar çocuklara teker teker servis ediliyor… bilmem kaç kez çekimleri yapıldıktan yardım yapanlara videolar hazırlandıktan ki az da çokta olsa yardımın videosunu isteyenler yüzünden soğumuş yemekleri yemeğe başlıyor çocuklar. Birer kaşık aldıktan hemen sonra ellerinde evden getirdikleri poşetin içine kalan yemeği döküp anında o kalabalık evlerine yurtlarına dağılıyorlar.
İzlediklerim ve şahit olduklarım karşısında ne yapacağını bilmeyen ruhum hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ne oluyordu… biz mi Afrikayı Afrika mı bizi doyuruyordu…!
Afrika mevzubahis olduğunda yapılan en yaygın hatalardan bir tanesi buranın tek bir ülkeden, hatta tek bir kimlikten müteşekkilmiş gibi algılanmasıdır. Örneğin herhangi bir nedenle Afrika’ya ziyaret gerçekleştiren bir kişi doğrudan gideceği ülkeyi söylemek yerine “Afrika’ya gidiyorum!” diyebilmekte.. Tıpkı ben gib…!
Halbuki Afrika birbirinden farklı sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel özellikleri haiz, diplomatik olarak tanınmış, elli dört ülkeden oluşmaktadır. Bu coğrafyanın tek bir ülkeden ibaretmiş gibi ele alınması, yaygın bir yaklaşım tarzı olmamakla beraber, “Afrika dili ya da Afrikaca gibi” tek ve ortak bir dilin kullanıldığına ilişkin bir yanlış anlaşılmaya da sebep olabilmektedir. Oysa ki, Afrika’da Fransızca, İngilizce, İspanyolca, Portekizce gibi Avrupa menşeli birçok dil ve Svahilice, Hevsa dili, Amharca, Yorubaca gibi çeşitli yerel diller aktif olarak konuşulmaktadır. Ayrıca, İslamiyet’in Kuzey Afrika’dan başlayarak kıta içlerine doğru yayılmasının ardından günümüze kadar uzanan süreçte, Arapça da kıtanın bazı ülke ve bölgelerinde yaygın olarak kullanılan dillerdendir.
Afrika’ya ilişkin en dikkat çeken ön yargı, yoksulluğun Afrika’nın kaderine sıkı sıkıya eklemlendiğine dair varsayımdır. Bu doğrultuda, Afrika ülkeleri ve burada yaşayan insanlar sürekli olumsuz çağrışımlarla zihinlerde yer etmekte; açlık, kuraklık, yoksulluk gibi olgular üzerinden etiketlenmektedirler.
Bundan mı bilinmez ben de aynı yargıyla Bu verimli toprakların atıl insanları hantal çocukları geleceklerinden umutsuz bir halde yaşıyor kaygısına düştüm.
Tıpkı mevsimsiz yere düşen yaprak gibi…
Nereye niçin savrulduğunu bilmeden…
Gerçek bumuydu…?
Devam edecek
Vesselam …!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.