Bıldırcın eti

Çöl…

Sessiz ve sıcak…

Gönüllere sirayet eden yangı...

Yıllarca oradan oraya sürüklenip duran bir toplumun barındığı uçsuz bucaksız mekân…

Mısır’dan çıktıktan sonra uzun yolculuk çölde sürdü. Sina Yarımadası onlara kucak açtı. Kutlu bir insan misafirdi bağrında. Farkındaydı ya da değildi. Ama mekândı işte.

Yarımadaya girdiklerinde, değil bir ev veya çadır, başlarını sokacak bir yerleri bile yoktu.

Yangı…

Terk ettikleri Mısır’ın yangısından farklıydı. İmanlarıydı onları buralarda tutan…

Yol gösteren her şeyin sahibi olan Allah, onları yalnız bırakacak değildi.

Yönetmek, yol vermek, yol göstermek ona aitti.

Bu kalabalık grup, güneşin yakıcı sıcaklığında yok olup gidecekti. Allah, onları güneşin yakıcı sıcağından korumak için bulutlar gönderdi. Eğer bulutlar onları gölgelemeseydi, çöl güneşinin yakıcı sıcağında kavrulup giderlerdi.

Sadece bununla kalmıyordu ilahi yardım. Bunca insanın doyması, beslenmesi…

Gökten bir sofraydı onlara ikram edilen. Değer verilen seçilmiş kişilerdi bu sofraların misafirleri.

İndirdi.

Hazır yemekti.

Bir gayret göstermeden sadece misafir gibi yiyorlardı. Allah onları yine yalnız bırakmamıştı işte.

Sofra, besleyici ve güçlerini koruyucuydu. Hayatlarını sürdürecek gıdaları alıyorlardı. Yoksa yiyecek bulmaları mümkün değildi.

Sıcak, hararet, güneş ve verimsiz bir arazi; kavruk, bitkilerin hayat bulamadığı…

Bu verimsiz araziye inat verilen nimetlerdi: Menn ve Selva…

Gökten çiğ damlası gibi dökülüyordu kudret helvası, kudretten helva. Boldu, doyurucuydu.

Musa Peygamber onlara:

“Bu, Rabbin yemek için size verdiği ekmektir.” dedi. Onların merakını giderdi.

Bıldırcına benzeyen Selva'nın binlercesi uçuyordu. Bol bol yemeleri mümkündü.

İsrailoğulları'nın tümü, kırk yıl boyunca açlık ve kıtlık çekmeksizin bu nimetlerle beslendiler.

İsrailoğulları’nın toplandığı bu çölde Allah’ın kudretinin nelere kadir olduğu zihinlere kazındı.

Ama insandı bu. Bundan da sıkılacaktı sonunda. Bakalım isyanları ne zaman ne şekilde ve hangi cümlelerle ortaya çıkacaktı.

Bulutları üzerlerine gönderip onları gölgelendirdi.

Kudret helvası ve bıldırcın indirildi.

Rızık olarak verdiklerinin iyisinden yediler.

Bunca nimet ve korumadan sonra yapmaları gereken sabredip şükretmekti.

Ama onlar ancak kendi nefislerine zulmettiler…

Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: Benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.” (Tâhâ, 20/81)

Bugün…

Aynı yerde yaşamayı denemeye ne dersiniz?

Kavurucu güneşin altında bir yolculuğa…

Geçmişte yaşanan bu olayı anlamak için bir sürelik de olsa orada vakit geçirmeye… Üstelik yiyecek ve içecek de götürmeden…

Sina Yarımadası…

Kızgın güneşten koruyacak bir şey olmadan, barınaksız.

Yemeksiz ve aşsız.

İmkânsız…

Yüz binlerce insanın orada yıllarca yaşaması, mucizeyi anlamak için yeterli.

Düşünmek ne güzel nimet.

Düşünüyorum: Mucize…

Mucizenin muhatapları kendilerine verilen değerin farkında olmadan bu nimetten bıktıklarını söylemeleri çok uzun sürmedi.

Biz başka şeyler yemek istiyoruz demeleri uzun sürmedi.

Yani verilen nimete şükür yerine yine itiraz, yine çirkeflik ve yine beğenmezlik.

Bundan sonrası mı?

Allah'ın gazabı, üzerlerine aşağılık ve yoksulluk olarak indi.

Yaşadıkları musibetlerden sadece biriydi. Allah'ın ayetlerini inkâr edip emirlerinden uzak durmaları ve inkâra devam etmeleri sebebiyle başlarına geldi.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.