Şule Taşkıran

Şule Taşkıran

O Bir Anneydi……..

Hayat bazen insanın omuzlarına öyle bir yük yükler ki, bir kişinin taşıyabileceğinden fazlası o küçük bedene sığdırılmaya çalışılır. O, sadece bir anne değildi; evinin hem direği, hem limanı, hem de tek sığınaktı. Sabahları kızı için güçlü bir kalkan, akşamları onun en yakın arkadaşı, geceleri ise karanlıkla tek başına boğuşan yalnız bir savaşçıydı.

Omuzlarındaki yükün ağırlığını kimselere belli etmezdi. Gündüzleri iş yerinde ayakta kalabilmek, geceleri ise evde kızının ödevlerine yardım edip onunla oyunlar oynayabilmek için kendi uyku saatlerinden, hayallerinden, hatta benliğinden vazgeçmişti. Aynaya baktığında gördüğü yüzde yorgunluk çizgileri vardı ama gözlerindeki inanç hâlâ canlıydı. Çünkü tesellisi de gücü de tekti: "Her şey kuzum için."
Hayatın katı kurallarına karşı kimseden bir el uzanmamıştı. Ne bir omuz veren ne de "Yalnız değilsin" diyen biri vardı. O, hayatın acımasız dalgalarıyla tek başına kürek çekiyor, kızının geleceği için fırtınaya meydan okuyordu. Kendi küçük dünyasının dertleriyle boğuşurken, hayat ona bir sınav daha hazırlamıştı. Yıllardır kırgınlıkların olduğu, ancak "evlatlık" vicdanından bir an olsun vazgeçmediği hasta babası hastaneye kaldırılmıştı. Etraftaki kimse parmağını bile kıpırdatmazken, o yine taşın altına elini koydu. Babasını ameliyat ettirdi, hastane koridorlarında koşturdu, gecelerini yine hastane koltuklarında tüketti.
Fakat bu fedakârlık, ellerini taşın altına koymayan diğer kardeşlerin kalbindeki karanlığı daha da büyüttü. İçlerini kaplayan o zehirli kıskançlık, zavallı kadının ayakta kalma çabasını hazmedemiyordu. Önce baş döndürücü bir başarıyla tutunduğu işinden, kardeşlerin ve onların arkasından çevrilen kuyuların da yardımıyla, haksızlıklar ve iftiralarla koparıldı. Onu ekonomik olarak çökertip teslim almak istiyorlardı. Ancak kinleri bununla sınırlı kalmadı. Babasının kaybıyla sarsılan yüreğine, o acının en taze zamanında hayatının en büyük ve en yıkıcı darbesini vurdular. Onca yıl evladına adadığı hayatı, babasının bakımıyla tükettiği elleri hedef aldılar. Kardeşleri, gözlerini kırpmadan, "Babamızı o öldürdü" diyerek iftira attılar.
Amaçları belliydi: Onu hem sevdiklerinin hatırasıyla yaralamak hem de hapse attırarak tamamen ortadan kaldırmak, kızını da yalnız bırakmaktı. Karakol kapılarında, savcılık koridorlarında gözyaşı döktüğü o anlarda bile tek düşündüğü küçük kızıydı. “Ya beni alıp götürürlerse, kuzum kime sığınır?” korkusu, canından çok yaktığı canıydı. Adalet değirmeni yavaş öğütse de gerçeğin ortaya çıkması uzun sürmedi.
Doktor raporları, hastane kayıtları ve vicdanlı şahitler sayesinde o alçakça iftira boşa çıktı. İftiratanlar kendi karanlıklarında boğulurken, o omuzlarında dünyanın yüküyle adliye kapısından yeniden başı dik çıktı.
İşini kaybetmişti, canı çok yanmıştı, sırtından bıçaklanmıştı ama yıkılmamıştı. Çünkü onu ayakta tutan şey unvanlar ya da paralar değil, kızının ona bakan gururlu ve sevgi dolu gözleriydi.
Bugün, o fırtınadan geriye kalan yıkıntıların üzerinde yeniden var oldu. Kendi elleriyle, kimsenin desteği olmadan kurduğu yeni düzeninde, kızıyla birlikte yine gülüyor.
Çünkü o, iftiraların, kıskançlıkların ve yalnızlığın bittiği yerde başlayan; kızı için yaşayan ve her zamankinden daha güçlü, dimdik ayakta duran bir anneydi.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.