Şule Taşkıran

Şule Taşkıran

AŞK

Aşk, insanlık tarihinin en eski, en gizemli ve üzerine en çok konuşulmuş duygularından biridir. Yüzyıllardır şiirlere, romanlara ve tablolara konu olan bu duygu, basit bir his olmanın çok ötesinde, insanın hayatını kökten değiştiren dönüştürücü bir güçtür. Aşk, insanın kendi kabuğunu kırmasını, ötekini keşfetmesini ve kendi varoluşuna bambaşka bir pencereden bakmasını sağlayan ruhsal bir dönüm noktasıdır.

​Aşkın insan hayatındaki en belirgin etkisi, bireye kazandırdığı yüksek enerjide ve motivasyonda saklıdır. Aşık olan insan, güne daha istekli başlar; dünyayı daha canlı, renkli ve anlamlı algılamaya başlar. Beynin salgıladığı kimyasallar ve yaşanan yoğun duygusal dalgalanma, kişiye adeta dünyayı değiştirebilecek bir yaşama sevinci aşılar. Ancak aşkın etkisi sadece bu coşkulu yüzüyle sınırlı değildir; aşk aynı zamanda derin bir empati ve özveri okuludur. İnsan, aşık olduğunda kendinden başka bir varlığın mutluluğunu en az kendi mutluluğu kadar önemsemeyi öğrenir. Bencillik duygusu zayıflar, yerini şefkate, anlayışa ve ortak bir yaşam kurma arzusuna bırakır.

​Öte yandan aşk, insanın kişisel gelişiminde güçlü bir ayna görevi görür. Bir başkasına duyulan derin bağ, kişiye kendi sınırlarını, korkularını ve sabrını öğretir. Aşk hayatına girdiğinde, insan daha önce fark etmediği yönleriyle yüzleşmek zorunda kalır: İncinebilirlik, güvenme cesareti, kabullenme ve paylaşma. Gerçek bir aşk ilişkisi, bireyi olgunlaştırır; egoist çatışmalardan arındırarak daha esnek ve anlayışlı bir insana dönüştürür. Sevmek ve sevilmek, insanın dünyadaki varoluşsal yalnızlığını hafifleten en güçlü sığınaktır.

​Tabii ki aşk sadece huzur ve neşeden ibaret bir yolculuk değildir; içinde belirsizlikleri, kırılganlıkları ve zaman zaman acıyı da barındırır. Fakat tam da bu riskli doğası nedeniyle insanı büyütür. Yaşanan fırtınalar ve engeller, insanın ruhsal dayanıklılığını test eder. İnsan, aşık olarak hem en güçlü hem de en savunmasız halini deneyimler.

​Sonuç olarak aşk, insan hayatına yön veren, ona anlam ve derinlik katan en büyüleyici deneyimdir. Hayatı sadece yaşanılan günlerin toplamı olmaktan çıkarıp, hafızada iz bırakan unutulmaz anlara dönüştürür. Aşkı tatmış bir insan, dünyayı ve insanları daha derin bir duyarlılıkla kavrar. İnsanı dönüştüren, olgunlaştıran ve ona yaşadığını gerçekten hissettiren aşk; hayatın bize sunduğu en değerli hediyelerden biridir.

Aşkın dönüştürücü ve insanı büyüten gücüne dair bir hikaye yazarak yazımı bitirmek istiyorum

​Hasan hayatını belirli çizgiler, katı kurallar ve hiç şaşmayan saatler üzerine kurmuş bir adamdı. Mimar olarak tasarladığı soğuk, keskin ve simetrik binalar adeta kendi iç dünyasının birer yansımasıydı. Hayatında belirsizliğe, sürprizlere ve en önemlisi kontrolden çıkabilecek duygulara yer yoktu. Sevginin ve aşkın, insanı zayıflatan mantıksız bir hormon karmaşasından ibaret olduğuna inanır; hayatı sadece bir yapılacaklar listesi olarak yaşardı.

​Günün birinde, tasarladığı bir kültür merkezinin bahçe peyzajı için botanik uzmanı Leyla ile çalışmaya başladı. Leyla, Hasan in tam zıddıydı. Rüzgarın getirdiği bir yaprak kokusuyla heyecanlanır, bitkilerin eğrilip büğrülen doğallığına hayran kalır ve planlara uymayan detayları hayatın bir hediyesi olarak görürdü.

​Hasan başlangıçta Leyla’nın bu kural tanımaz, coşkulu hallerinden rahatsız oldu. Ancak zamanla, Leyla’nın bir çiçeğe dokunurkenki şefkati, gözlerinin içinin gülüşü ve dünyayı algılayışındaki derinlik Hasan ’in dikkatini çekmeye başladı. Leyla’nın yanındayken saatin nasıl geçtiğini anlamıyor, kendi ördüğü duvarların ardında ilk kez nefes aldığını hissediyordu.

​Bir akşam üstü, şantiyede aniden bastıran şiddetli yağmur altında bir çardağa sığındılar. Leyla, ısınmak için ellerini ovuştururken Hasan 'a dönüp gülümsedi. O an, Hasan'ın zihnindeki tüm hesaplar ve mantık kuralları durdu. Leyla’nın ıslak saçlarından yüzüne düşen damlalara bakarken içinden geçen o derin sızı, hayatı boyunca kaçındığı şeydi: Aşk.

​İlk defa kontrolü kaybettiğini hissetti ama bu his onu korkutmak yerine garip bir hafiflikle doldurdu. Leyla’ya aşık olmak, Hasan’in içindeki soğuk ve simetrik dünyayı baştan aşağı değiştirdi. Artık çizdiği binalarda keskin köşeler değil, güneş ışığını içeri alan kavisler vardı. Sabahları alarm çalmadan önce hayata heyecanla uyanıyor, trafikteki insanlara sabırla gülümsüyor, dünyayı adeta ilk kez renkli görüyordu.

​Birkaç ay sonra Leyla, mesleği gereği uzun süreli bir saha araştırması için yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Hasan için bu ayrılık süreci, aşkın sadece neşeli değil, insanı olgunlaştıran ve sabrı öğreten yüzüyle tanışma vaktiydi. Aradaki mesafeler, Hasan ın içindeki bencilliği ve sahip olma arzusunu yok etti; yerini Leyla’nın varlığına duyduğu derin bir minnet ve sadakate bıraktı. Leyla’nın yokluğunda bile onun bıraktığı izlerle yaşamayı, bir başkasını kendinden çok önemsemeyi öğrendi.

​Leyla döndüğünde karşılaştığı adam, sadece binalar çizen soğuk bir mimar değildi. Kendi ruhunu yeniden inşa etmiş, sevmeyi, hissetmeyi ve kırılgan olmaktan korkmamayı öğrenmiş dönüştü bir insandı. Hasan, Leyla’nın elini tuttuğunda aşkın bir zayıflık değil; insanı tamamlayan ve ona yaşadığını gerçekten hissettiren en güçlü mimari olduğunu biliyordu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.