DİJİTAL HASTALIKLAR - 2

OVERSHARING: MAHREMİYETİN TEŞHİRİ

Eskiden insanlar sırlarını saklamak için uğraşırdı, şimdi sırlarını paylaşmak için yarışıyor. Eskiden herkesin bilmediği şeyler insana huzur verirdi, şimdi herkesin bildiği bir hayat daha kıymetli sanılıyor. Bir zamanlar mahremiyet, korunması gereken bir değerken bugün sosyal medyada aşılması gereken bir engel gibi görülüyor.

Sabah uyandığımız andan gece başımızı yastığa koyduğumuz ana kadar hayatımızın neredeyse her karesini başkalarına göstermek istiyoruz. Ne yediğimizi, nereye gittiğimizi, kiminle oturduğumuzu, neye üzüldüğümüzü, neye sevindiğimizi… Bazen bir hastane odasını, bazen aile içindeki bir tartışmayı, bazen de henüz kendimiz bile anlamlandıramadığımız duygularımızı herkesin gözü önüne seriyoruz.

Peki, neden?

Yaşadıklarımızı başkalarıyla paylaşmak mı istiyoruz, yoksa başkalarının bizi gördüğünden emin olmaya mı çalışıyoruz?

Dijital dünyanın bu yeni alışkanlığının bir adı var: Oversharing. Aşırı paylaşım.

kamil-erdogan-4.jpeg

PAYLAŞMADAN YAŞAYAMIYOR MUYUZ?

Bir restorana gidiyoruz, yemek gelmeden telefonumuz hazır. Bir manzara görüyoruz, önce fotoğrafını çekiyoruz. Bir dostumuzla buluşuyoruz, sohbetin ortasında kamerayı açıyoruz. Çocuğumuz komik bir hareket yapıyor, o anın tadını çıkarmak yerine kayda girmeye çalışıyoruz.

Sanki yaşadığımız an, başkalarına gösterilmediği sürece eksik kalıyor.

Oysa bir zamanlar güzel bir anı yaşamak yeterliydi. Şimdi o anın bir de dijital karşılığının olması gerekiyor. Fotoğraf çekilecek, paylaşım hazırlanacak, birkaç cümle yazılacak, uygun etiketler eklenecek ve nihayet başkalarının beğenisine sunulacak.

Sonra bekleyiş başlayacak.

Kaç kişi gördü? Kaç kişi beğendi? Kim yorum yaptı? Kim gördüğü hâlde hiçbir şey yazmadı?

Bir mutlulukla başlayan paylaşım, bir süre sonra insanın kendi değerini başkalarının tepkileri üzerinden ölçtüğü bir sınava dönüşebiliyor.

İnsan artık yaşadığı anın içinde değil, o anın başkalarında bıraktığı izlenimin peşinde.

İşte tam burada sormamız gerekiyor: Biz hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa başkalarına göstermek için bir hayat mı hazırlıyoruz?

HER ŞEYİN BİR SEYİRCİSİ OLMAK ZORUNDA MI?

Sosyal medya bize görünür olmanın imkânlarını sundu. Fakat görünür olmakla değerli olmak arasındaki farkı da giderek unutturdu.

Bir insanın mutluluğunu paylaşması elbette yanlış değil. Güzel bir hatırayı dostlarıyla paylaşmak, bir başarıyı duyurmak veya zor bir zamanda destek istemek de hayatın doğal bir parçası. Mesele paylaşmak değil, paylaşmanın ölçüsünü kaybetmek.

Çünkü aşırı paylaşım, yalnızca çok sayıda fotoğraf yayımlamaktan ibaret değil. Bazen insanın en özel düşüncelerini, ailevi meselelerini, sağlık sorunlarını, kırgınlıklarını ve sırlarını da düşünmeden ortaya dökmesi anlamına geliyor.

Dün iki kişi arasında yaşanan bir tartışma, bugün yüzlerce kişinin yorum yaptığı bir meseleye dönüşebiliyor. Dün yalnızca aile içinde bilinen bir sorun, bugün başkalarının merakını giderecek bir içeriğe dönüşebiliyor.

Üstelik insanlar çoğu zaman bu paylaşımların kalıcı sonuçlarını düşünmüyor. Bir anlık öfkeyle yazılan cümle, bir anlık ilgi arzusuyla yayımlanan görüntü, yıllar sonra hiç beklenmedik bir zamanda karşılarına çıkabiliyor.

Dijital dünya, insanın her şeyi anlatmasını kolaylaştırdı; fakat anlattıklarının sonuçlarını ortadan kaldırmadı.

Her şeyi paylaşmak samimiyet değildir. Her sırrı anlatmak dürüstlük değildir. Her özel anı başkalarının önüne koymak da özgürlük değildir.

Bazen insanın kendisine duyduğu saygı, anlatmadığı şeylerde gizlidir.

ÇOCUKLARIMIZIN MAHREMİYETİ KİMİN ELİNDE?

Oversharing meselesinin en hassas taraflarından biri de çocuklarımız.

Anne babalar olarak çocuklarımızın büyümesini, ilk adımlarını, komik hareketlerini, okul başarılarını ve güzel hatıralarını paylaşmak istiyoruz. Bunda çoğu zaman kötü bir niyet yok. Aksine sevgimizi, sevincimizi ve heyecanımızı başkalarıyla paylaşmak istiyoruz.

Fakat hiç düşündük mü: Bizim paylaşmaktan mutluluk duyduğumuz bir görüntü, çocuğumuz büyüdüğünde onun da paylaşılmasını isteyeceği bir görüntü olacak mı?

Bir çocuğun ağlarken çekilmiş videosunu binlerce kişi izleyebiliyor. Mahrem bir anı, eğlenceli bir içerik uğruna yayımlanabiliyor. Çocuğun henüz kendi adına karar veremediği bir yaşta, onun dijital geçmişi başkalarının beğenisine sunulabiliyor.

Biz buna hatıra diyoruz. Peki, çocuklarımız büyüdüğünde buna ne diyecek?

Üstelik dijital ortamda paylaşılan bir görüntünün kimler tarafından kaydedileceğini, nerelerde kullanılacağını ve ne kadar süre dolaşımda kalacağını her zaman kontrol edemiyoruz.

Çocuklarımızın her anını paylaşmak zorunda değiliz. Onları sevdiğimizi göstermek için hayatlarının her ayrıntısını herkese açmamız gerekmiyor.

Çocuğumuzun her hâline şahit olmak başka, her hâlini başkalarına göstermek başkadır.

Belki de bugün çocuklarımız için yapabileceğimiz en büyük iyiliklerden biri, onların henüz farkında olmadıkları mahremiyetlerini korumaktır.

BEĞENİLERİN GÖLGESİNDE KALAN İNSAN

Peki, insan neden kendisini bu kadar anlatma ihtiyacı hissediyor?

Elbette herkesin sebebi aynı değil. Kimi sevincini paylaşmak istiyor, kimi yalnızlığını hafifletmeye çalışıyor, kimi de kendisini ifade edebileceği bir alan arıyor. Fakat sosyal medyanın beğeni ve görünürlük üzerine kurulu düzeni, bu ihtiyaçları zaman zaman farklı bir noktaya taşıyor.

İnsan paylaştıkça ilgi görüyor, ilgi gördükçe daha fazlasını paylaşmak istiyor. Önce sıradan bir fotoğrafla başlayan süreç, zamanla daha özel, daha çarpıcı, daha fazla merak uyandıran içeriklere doğru ilerleyebiliyor.

Çünkü sıradan olan yetmiyor. Daha çok görünmek, daha fazla konuşulmak, daha çok etkileşim almak gerekiyor.

Böylece insan, kendi hayatının sınırlarını başkalarının ilgisine göre belirlemeye başlıyor.

Bir zamanlar yalnızca yakın dostuna anlatacağı bir üzüntüyü şimdi herkese anlatıyor. Önceden kendisine saklayacağı bir meseleyi, daha fazla kişiye ulaşabilmek için paylaşıyor. Bir süre sonra da paylaşmadığı zaman kendisini görünmez hissedebiliyor.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, başkalarının kendisi hakkında ne kadar çok şey bildiğini, kendisine ne kadar değer verildiğiyle karıştırmasıdır.

Oysa herkesin hayatını bilmesi, kimsenin sizi gerçekten tanıdığı anlamına gelmez. Binlerce kişinin bir paylaşımınızı beğenmesi, sizi binlerce kişinin anladığı anlamına gelmez.

Bazen herkesin gördüğü insanı, hiç kimse gerçekten tanımaz.

DİJİTAL MAHREMİYET, ESKİ BİR DEĞERİN YENİ SINAVI

Bizim kültürümüzde mahremiyetin, edebin ve özel hayatın korunmasının önemli bir yeri var. İnsan her bildiğini söylemez, her gördüğünü anlatmaz, her yaşadığını ortaya dökmez. Çünkü bazı şeylerin bilinmemesi bir eksiklik değil, bir sınırdır.

Bugün ise teknoloji, bu sınırları yeniden düşünmemizi gerektiriyor.

Bir paylaşımı yapabiliyor olmamız, onu yapmamız gerektiği anlamına gelmez. Telefonumuzun kamerası her anı kaydedebiliyor diye her an kayda alınmak zorunda değildir. Sosyal medya bize her şeyi anlatma imkânı veriyor diye her şeyimizi anlatmak zorunda değiliz.

Asıl mesele, teknolojinin sunduğu imkânları kullanırken insan olmanın ölçülerini kaybetmemektir.

Paylaşmadan önce bir an durmak, kendimize birkaç soru sormak belki de yeterlidir: Bunu neden paylaşıyorum? Kimin hayatını etkiliyor? Yarın bu paylaşımı tekrar gördüğümde aynı kararı verir miyim? Başkasının mahremiyetini kendi paylaşımımın konusu hâline getiriyor olabilir miyim?

Bu soruların cevapları, dijital dünyada nasıl bir insan olduğumuzu da gösterecektir.

Çünkü dijital ahlak, yalnızca başkalarına ne söylediğimizle değil, kendimiz hakkında neyi ortaya koyduğumuzla ve başkalarının bize emanet ettiği mahremiyeti nasıl koruduğumuzla da ilgilidir.

Sonuçta mesele, sosyal medyayı hayatımızdan çıkarmak değil; hayatımızın tamamını sosyal medyanın içine taşımamaktır.

Her anı paylaşmak zorunda değiliz. Her duyguyu açıklamak, her sırrı anlatmak, her mutluluğu sergilemek zorunda da değiliz.

Belki de dijital çağda yeniden öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden biri, susmanın, saklamanın ve kendimize ait bir alan bırakmanın kıymetidir.

Çünkü insanın hayatı, başkalarının izlemesi için hazırlanmış bir içerikten ibaret değildir.

Ve asıl soru şu: Bir gün bütün paylaşımlarımızı geride bıraktığımızda, geriye gerçekten yaşadığımız bir hayat mı kalacak, yoksa yalnızca başkalarına gösterdiğimiz anların görüntüleri mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.