Hilalalem
İnsanlığın ar adamarı bir çırpıda yırtılmadı…!
Yılların emeği ve ekrana yansıyan korkunç hayatlar…!
insanlığın ar damarı, tek taraflı bir neşterle kesilip atılmadı. Bu ameliyata giren cerrah da, masaya yatan hasta da suçlu.
Evet doğru kadınların bir kısmı, bedenlerini mahremiyetlerini
"beğeni" sayacına kurban etmekten zerre hicap duymuyorlar; ne kadar açılırlarsa o kadar var olacaklarını sanan bir yanılgının gönüllü kölesi olmuş durumdalar.
fakat bu tezgâhı kim kurdu?
o tezgâhın önünde ağzının suyu akarak bekleyen, o ucuz gösteriye talip olan erkekler olmasa, hangi kadın kendini bu kadar aşağı çekebilir?
müşterisi olmayan hiçbir mal pazara inmez; kadınlar arz ediyorsa, erkekler talep ettigi için değil mi?
Kendi değerini, teninin görünme oranına endeksleyen kadınlar, ruhlarını bir kenara bırakıp sadece etleriyle var olmaya çalışarak kendilerine en büyük ihaneti ediyorlar, bu doğru.
lakin bu ihanetin finansörü kim?
Mahremiyetin duvarlarını yıkan, "benim bedenim" diyerek hakikatte sistemin istediği kalıba giren kadınlar, hür olduklarını sanırken devasa bir endüstrinin süslü mankenine dönüşüyorlar, evet bunda da haklısınız. pornografi sektörünün kadını tüketilecek obje gibi sunarak cinselligi yalnızca ticaret malzemesi haline getirdiği bir dünyada, kadınlar da bu ticarete gönüllü oluyor, o da dogru.
erkek, bakmasa; erkek, talep etmese; erkek, o ucuzluga prim vermese, kadın kime neyi satacak?
sen o sirkin sadık müşterisi olmasan, hangi yüzsüzlük kendine sahne bulabilir?
kadın teşhir ederek alçalıyor, doğru; ama erkekte o teşhire muhtaç gibi salya sallıyor…
Hem de evinde zerre kadar ilgiye muhtaç eşine göstermediği şaklabanlıkla.
Maddi zamanında ailesine sahip çıkmamış adamların sosyal medya üzerinden eş aradığını da maalesef ki çok net bir şekilde görüyoruz hızlı bir sosyal medya kullanıcısı olarak fake hesapların arkasına saklanmış kadın ve erkeklerin birbirlerine yazdıkları mesajlar hadsiz yorumlar ne kadar çirkin bir döneme geldiğimizin özeti gibi.
Mezhebin korunması kadına verilmiş ki bu ne denli büyük bir sorumluluk son günlerde yaşananları gördükçe daha da idrak ediyoruz.
Erkek pervasızca tohumunu etrafa yayarken babasını arayan çocukların çokluğu da içinde bulunduğumuz çağın iğrençliğine örnek teşkil ediyor. Bir küçük kaçamağın bir hayatı ne hale getirdiğini iğrenerek izliyoruz git gide de normalleştirmeye başlıyoruz. Hepimizin gündemi bir anda taraf tutan insanların yorumlarıyla şekilleniyor.
Evet; kaybolan değerler , kaybedilen değerler ya da kaybettirilen değerler. Bizler ki ;tarih sayfalarına adı altın harflerle yazılmış bir neslin torunları ,bizler ki üç kıtada hüküm sürmüş bir imparatorluğun evlatları ve yine bizler ki İslamiyet nuruyla yıkanmış bir ecdadın varisleri; ne çok şey kaybettik, öyle değil mi?Milletimizin toplumsal yaşamında çok önemli bir yeri olan ahlaki ve kültürel değerlerimizin olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu değerlere sahip çıkmak, onları yaşamak, yaşatmak herkesin üzerine düşen bir görevdir.
Günümüzde özel yaşamımızda olduğu gibi sosyal, toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatımızda, sürekli bir erozyon yaşıyoruz;
Bizi biz yapan moral değerlerimiz zayıflayıp kaybolmakta, bu değerlerin yerine insanımızı mutlu edecek bir şeyler koyamadığımız için toplum bir boşluğa sürüklenmektedir. Ahlak ve kültür değerlerimizin kaybedilmesi, bu güzelim dünyamızın yaşanılmaz, çekilmez bir hal almasına sebep olmaktadır.Kaybettiğimiz değerleri andıkça, hayatın güzelliklerini nasıl kaybettiğimizi daha iyi anlıyoruz. Örneğin: Kanaati kaybettik, doymak bilmeyen maddi bir hırsın pençesine düştük.
Ahde vefa yaşamımızın özü bilinir, söz senet kabul edilirdi. Bu duyguyu kaybedeli senet bile geçersiz oldu. Haram-helal kavramlarını kaybettik, amaçları için doğayı ve çevreyi yok eden, akarsu ve denizleri mahveden, ormanları katleden, yetim hakkı nedir bilmeyen, yaptıklarıyla vicdan azabı duymayan, kaçak elektrik ve su kullanmayı, yetim hakkı yemeyi maharet sayan insanların çoğaldığını gördük.
Otobüslerde genç ve çocukların, kendilerinden büyük hasta, hamile, çocuklu ve yaşlılara yer vermeleri doğal bir sorumluluk kabul edilir, öyle davranılırdı. Bu düşünce zihinlere nakşedildiği için, çoğu zaman oturulmazdı. Oturulduğunda ise kalkmak da görev bilinirdi. Günümüzde bu duyguyu kaybedenler, oturdukları koltuktan dışarı bakar, yapmacık uykuya dalar, hasta numarası yapar ya da görmezden geldikleri kişiler tarafından görülmediklerini sanırlar.
Bayramlarda büyüklerimizin elini öpmeyi de görev bilir, evde anne babamızın elini öptükten, onlarla bayramlaştıktan sonra komşuları dolaşır, bunu zevkle yapardık. Bayramlarda bir tebrik kartı göndermek bile, büyük bir mutluluk verirdi. Kaybettiğimiz bu değerin boşluğunu, şimdi telefon mesajlarıyla doldurmaya çalışıyoruz. Bayramlaşma için anne baba ve akrabalara gitmek yerine, yurt dışına tatil planları yapıyor, bayramı tatil olarak anlıyor öyle yaşıyoruz.
Öğretmene saygı, anne babaya saygı kabul edilir, hatta öğretmenin eline: “Eti senin kemiği benim” anlayışıyla teslim edilirdi çocuklarımız. Ama hiçbir öğretmende çocuğun etini kemiğinden ayırt etmemişti. Öğretmene olan saygısından dolayı çocuk, parmak kaldırıp, bildiğini söylemeye bile utanırdı. Sokakta görse selam vermeden geçmez, belki de öğretmeni onu sokakta görmesin diye yolunu değiştirirdi. Şimdi ise değer kaybı sebebiyle, öğretmeninin yolunu kesen ve sınıfta öğretmenini döven, sıra arkadaşını vuran öğrenciler görüyoruz.
Komşuluk ilişkilerimizin de ayrı bir önemi vardı. Komşuyu komşunun külüne muhtaç bilir, onun aç olması halinde tok yatamayacağı bir inanç ve anlayışa sahipti insanımız. Kaybettiğimiz bu değerle, kalabalıklar içerisinde yalnızlaştığımızın maalesef farkında bile değiliz. Aynı apartmanda yaşadığımız, aynı kapıyı, aynı asansör veya merdiveni kullandığımız halde, komşumuzun vefatını geç duyuyor, hatta cenazesine bile katılamıyoruz.Asırlardır millet hayatımızı düzenleyen sayamadığımız güzellikteki bu ve benzeri değerleri kaybettikçe çok şey kaybediyoruz. Ne sevincimizi, nede üzüntümüzü yeterince paylaşmıyoruz. Oysaki “sevinçlerin paylaşıldıkça çoğaldığını, üzüntülerin paylaşıldıkça azaldığını” hepimiz biliyoruz. Çoğu zaman selamlaşmıyoruz bile. Günaydın, iyi günler hayırlı işler demek sanki ağır geliyor insanımıza. Oysa güler yüzle, tebessümle selamlaşmak, iyi günler, hayırlı işler temennisiyle işe başlamak ayrı bir haz ve huzur verir insana.
Değerlerimize sahip çıkmalıyız, onları korumalıyız, emaneti aldığımız gibi, bizden sonraki nesle aynen teslim etmeliyiz. Üzerimizde oynanan oyunlara prim vermemeliyiz. Bunun da tek yolu bu değerleri, toplum yaşamında yaşatmaktan geçer.
Vesselam..!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.