Sahabilerin Fethettiği Şehir Diyarbakır (3)
Konya Bakış Gazetesi Yazarı Duran Çetin Diyarbakır ziyareti sonrasında gözlemlerini anlattı.
SAHABELERİN FETHETTİĞİ ŞEHİR DİYARBAKIR (3)
Osmanlı'nın Diyarbakır'daki İlk Nefesi: Fatih Paşa Camii
Salih Bey, bir sonraki durağımızın, şehrin silüetinde ayrı bir yeri olduğunu söyleyerek beni heyecanlandırdı. "Şimdi Osmanlı'nın bu kadim şehre vurduğu ilk mührü göreceğiz. Fatih Paşa Camii'ne gidiyoruz. Halk arasında Kurşunlu Cami derler, göreceksiniz sebebini."

İçkale'nin hemen yakınında, sur içinin sakin bir köşesinde, heybetiyle bizi karşılayan cami, gerçekten de kurşun kaplı kubbesiyle diğer yapılardan ayrılıyordu. Diyarbakır'ın fethinin hemen ardından, ilk Osmanlı Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa, yani Fatih Paşa yaptırmış. Şehrin ilk Osmanlı eseri. Her taşında, Osmanlı devrinin başlangıcının heyecanı var.

Avluya girdiğimizde, etrafı saran hazireler ve türbeler, yapının bir camiden çok daha fazlası olduğunu anlatırcasınaydı. Salih Bey, kuzeydoğu köşesindeki şirin mescidi işaret etti: "Şuradaki Latifiye Mescidi de külliyenin bir parçası. Şafi kardeşlerimiz için yapılmış. Osmanlı, farklılıklara saygıyı da inşa etmiş buraya." dedi.
Asıl etkileyici olan ise camiye girdiğimiz andı. Kare planlı harimde yükselen merkezi kubbe ve onu çevreleyen dört yarım kubbe Osmanlı mimarisinde bir dönüm noktası. Bu dört yarım kubbe, İstanbul'daki muhteşem Şehzade Camii'nin habercisi gibi duruyor.
Şehrin her yerinden görünen bu kurşun kaplı külah, Osmanlı'nın bu topraklardaki yeni sesinin bir simgesi gibi duruyordu.

Fatih Paşa Camii sadece taştan bir yapı değil, Osmanlı'nın bu topraklara saygısının, burayı yurt edinme iradesinin ve farklı inançları bir arada yaşatma becerisinin taşa işlenmiş halidir.
O kurşun kaplı kubbelerin altında, sadece bir mimariyi değil, bir medeniyetin nasıl kök saldığını hissettim. Diyarbakır, artık benim için sadece surlardan ibaret değil, her biri ayrı bir hikâye anlatan muhteşem camiler şehriydi.
Dört Mezhebin Buluştuğu Nokta: Şeyh Mutahhar Camii ve Dört Ayaklı Minare
Salih Bey, bir sonraki durağımızın "şehrin en manidar köşelerinden biri" olduğunu söyleyerek beni yeni bir heyecanla doldurdu. Küçe denen dar sokaklardan geçerken, birdenbire karşımıza etkileyici bir yapı çıktı: Dört sütun üzerinde yükselen, göğe uzanan zarif bir minare. Salih Bey, gülümseyerek, "Diyarbakır'ın sembollerinden biri. Dört Ayaklı Minare. Ve onun hemen yanı başında, Şeyh Mutahhar Camii." diyerek gülümsedi.

Minarenin ihtişamı karşısında bir süre nutkum tutuldu. Dört kalın sütun, üzerinde yükselen silindirik gövdeyi taşıyor, adeta havada asılıymış hissi uyandırıyordu. Salih Bey, hemen anlatmaya başladı: "Bu minare, 1500 yılında, Akkoyunlu Sultanı Kasım Han zamanında, Hacı Hüseyin adında bir hayırsever tarafından yaptırılmış. Kitabesinde de yazıyor. Ama asıl güzellik, halkın ona yüklediği mana."
Sütunların arasına doğru yürüdük. Bu dört sütun, İslam'ın dört büyük mezhebini temsil ettiğini örendim: Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli. Aynı zamanda Diyarbakır'ın hoşgörüsünün, birliğinin taşa işlenmiş halini de…

Caminin kendisi, sade ve mütevazı bir yapıydı. Tek kubbesi, tuğla ve taştan örülmüş duvarlarıyla minarenin ihtişamını tamamlıyordu. "Cami," diye ekledi Salih Bey, "bu topraklarda yatan bir veli olan Şeyh Mutahhar'ın adını taşır.”

Caminin hemen yanı başındaki Mar Petyun Keldani Kilisesi... Biraz ileride ise Surp Giragos Ermeni Kilisesi... Cami ve kilise yan yana...
Dört Ayaklı Minare'den ayrılırken, sadece bir mimari harikayı değil, bir arada yaşama iradesinin en güzel örneğini de arkamda bıraktığımı hissettim. Diyarbakır, surlarından camilerine, minarelerinden kiliselerine kadar, bütün ihtişamıyla ders veriyordu dünyaya.

Bir Diyarbakır Sofrasında Lezzet ve Muhabbet
Şehrin ruhaniyet dolu atmosferinden çıkıp, onun bir de zümrüt gibi parıldayan gündelik hayatına karıştık. Daracık, taş döşeli sokaklarda ilerlerken, her dükkânın önünde ayrı bir hikâye, her tezgâhta ayrı bir renk vardı. Salih Bey, "Diyarbakır'ın asıl hazinesi taşında değil, insanının yüreğindedir. Gördüğünüz bu güler yüzler, bu samimi tebessümler, işte o kardeşliğin mayasıdır." dedi.
Tam bu sıcaklığın ve rengârenk manzaranın ortasında, Salih Bey durdu ve gözlerindeki misafirperverliğin o içten ışıltısıyla, "Diyarbakır'ı anlatmak kelimelerle kifayet etmez, bir de damağınızda iz bırakmalı." diyerek beni yemek için davet etti. "Diyarbakır'da ciğer yemeden olmaz. Bu, kanun-u kadimdir." diyerek gülümsedi. Anadolu'nun değil, belki de dünyanın en lezzetli ciğeri geldi. İlk lokmaya sıcak sohbetimiz eşlik etti ve tam bir doyum sağladı.
Diyarbakır’da her bir yemek hikâyesiyle adeta bir kültür hazinesine dönüşüyordu... Diyarbakır sofrası, tıpkı şehir gibi çeşit çeşit, renk renk, ama hepsi aynı tabakta, aynı nimeti paylaşır. Burada her lezzet, bir diğerini tamamlar. Tıpkı insanı gibi...

Sofradan kalkarken, sadece karnımın değil, ruhumun da doyduğunu hissettim. Diyarbakır, artık benim için sadece taşın ve tarihin değil, lezzetli yemeğin, çayın en güzelinin ve insanın en sıcağının şehriydi…
Diyarbakır’dan ayrılırken, zihnimde surların ihtişamı, camilerin maneviyatı ve o eşsiz lezzetlerin izi değil, asıl bu şehrin ruhunu mayalayan derin anlam yankılanıyordu. Gördüm ki, bu toprakların geçmişten getirdiği o muazzam özellik ve güzellikleri yok etmek için girişilen her türlü çaba, nihayetinde beyhudedir. Çünkü Diyarbakır, sadece taştan bir şehir değil; inançla, irfanla ve asırların kardeşlik bilinciyle yoğrulmuş bir ruhtur.

Bu şehrin dindar, sevecen ve misafirperver halkı, Türkiye’nin geçmişten geleceğe uzanan yüzüdür. Burası, sahabilerin ayak izleriyle, şehitlerin dualarıyla tapulanmış kutlu bir İslam toprağıdır. Onun için Diyarbakır, bir ayrışmanın değil, tam aksine kardeşliğin, kaynaşmanın ve bir olmanın harman olduğu yerdir, olmalıdır.
Geçmişte olduğu gibi, günümüzde ve gelecekte de bu kadim şehir, bağrında yatan sahabilerin o kutlu mesajına sahip çıkmalı ve onu tüm insanlığa bir miras, bir umut olarak taşımalıdır. Barışın, kardeşliğin ve birlikte yaşama iradesinin sesi, bu surlardan yükselmelidir.
Belki bir başka Diyarbakır gezimizde başka güzelliklerle tekrar sizlerle buluşuruz kim bilir…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.