İşte Duran Çetin'in bir solukta okuyacağınız Diyarbakır gözlemleri -2
Diyarbakır’da maneviyatın kalbine doğru yürüdük. Şehrin fethinin en önemli manevi mirası, İçkale'de bulunan Hz. Süleyman Camii ve etrafındaki şehitliktir. Burası, kuşatma sırasında şehit düşen ve aralarında Halid bin Velid'in oğlu Süleyman'ın da bulunduğu sahabilerin medfun olduğu mekandır.
Caminin orijinali, şehit sahabilerin kabirleri üzerine inşa edilmiş bir türbe iken, zamanla yanına mescit ve diğer yapılar eklenmiş. Minaredeki kitabeye göre cami, 1160 yılında Nisanoğulları'ndan Ebu’l-Kasım Ali tarafından yaptırılmıştır.
Osmanlı döneminde de büyük önem verilen bu mekân, valiler ve paşalar tarafından sürekli onarılmış ve korunmuştur. Özellikle 17. yüzyılda Diyarbakır Valisi Silahtar Murteza Paşa, türbeyi ve camiyi esaslı bir şekilde tamir ettirmiş ve hazirede yatan sahabilerin isimlerini manzum bir beyit ile kayıt altına aldırmıştır. Bu listeye ve salname kayıtlarına göre, burada Hz. Halid b. Velid’in oğlu Hz. Süleyman, Hz. Rıdvan, Hz. Mesut, Hz. Beşir, Hz. Hamza, Hz. Amr, Hz. Sabit, Hz. Zeyd, Hz. Halid, Hz. Numan, Hz. Muhammed, Hz. Abdullah, Hz. Hasan, Hz. Ka'b Zişan, Hz. Fudayl, Hz. Malik, Hz. Fahr, Hz. Ebul Hamd, Hz. Ebu Nasr, Hz. Muğire gibi birçok sahabenin kabri bulunmaktadır.
Hz. Süleyman Camii ve haziresi zemin katında derin bir saygıyla ve hürmetle huzur bulduğum sahabilerin huzurundan ayrılmak istemedim. Onların mücadelesi ve içinde bulunduğum rahat ortamda kendimin yerini düşündüm. İnanmış bir insan olarak dünyaya bağlılığımı yeniden gözden geçirdim. Birçok şeyin anlamsızca peşinden koşulduğu hissiyle sarsıldım. Adımızın anılmayacağı bir dünyada yaşarken nasıl da kendimizi hırpaladığımıza üzüldüm. Daha birçok şeye üzüldüm ve şu ayeti hatırladım:
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” (Hadid suresi 20. ayet)
İşte Diyarbakır o görkemli geçmişiyle beni kendime getirdi. Merdivenlerde oturmuş bunları düşünürken dostum Salih Bey’in sesiyle kendime geldim: "Diyarbakır, sadece tarihiyle değil, maneviyatıyla da önemli bir şehirdir." dedi.
Ulu Cami
Ağır adımlarla sur içinin labirent gibi sokaklarında ilerlerken, nihayet hedefimiz olan o kadim yapıya ulaştık: Diyarbakır Ulu Camii. Sanki zamanın bütün katmanlarını üzerinde taşıyan bu görkemli yapı, sadece bir ibadethane değil, adeta yaşayan bir tarih kitabı gibiydi.
Avluya adımımı atar atmaz, içimi tarifsiz bir huzur kapladı. Etrafı saran taş duvarların her birinde ayrı bir medeniyetin izi, her bir kitabede ayrı bir hikâye saklıydı. Salih Bey, anlatmaya başladı: "Burası, Anadolu'nun en eski camilerinden. Temelleri 639'da atılmış. Üzerindeki her taş, yüzyılların öyküsünü fısıldar."
Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu, İnaloğulları, Artuklular, Anadolu Selçukluları, Akkoyunlular ve Osmanlılar dönemlerinin izlerini sürdük caminin dört bir yanında…
Caminin içine girdiğimde ise büyülendim. Muhteşem sütunlar, işlemeli mihrap ve selvi ağacından yapılmış o eşsiz minber... Salih Bey, minberi göstererek, “Bu ahşap işçiliği, yüzyıllar öncesinin ustalığını anlatır. Anadolu'nun en eski minberlerinden biridir bu." dedi.
Bu sözlerle İslam mimarisinin geçmişine doğru bir yolculuğa çıktım. Yine dünyanın bir konaklama yerinden ibaret olduğunu düşündürdü bana…
İnaloğulları döneminde batı ve doğu maksureleri ile kuzey cepheye eklemeler yapılmış. Artuklu döneminde ise cami avlusuna Mesudiye ve Zinciriye Medreseleri eklenmiş. Mesudiye Medresesi'ndeki kitabeler, yapımın Artuklu hükümdarı II. Sökmen zamanında başladığını ve farklı hükümdarlar döneminde tamamlandığını göstermektedir.
Camide ayrıca Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerine ait onarımlar yapılmış. İyi ki yapılmış da bugün bile sapasağlam bir şekilde bize ulaşmış. Özellikle Osmanlı döneminde Şafiiler Camii'nin ilavesi (M.1550) dikkatlerden kaçmıyor.
Avludaki şadırvanın suyunun sesi ise ruhumu dinlendiriyordu. İnsanlar serin suların başında oturmuş, huzurla sohbet ediyorlardı. Salih Bey, "Bu şadırvan Osmanlı döneminden kalma" diye ekledi. "Yüzyıllardır bu avluya hayat verir."
Salih Bey, "Bu sadece bir saat değil, bir bilginin, bir medeniyetin nişanesi." diyerek o muhteşem esere dikkatimi çekti. En çok etkilendiğim şeylerden biri de ünlü bilgin El-Cezeri'nin yaptığı o meşhur güneş saati oldu. Başında durup, bu dehanın izlerine hayranlıkla baktım.
Caminin farklı yönlere açılan kapıları, kütüphanesi, her köşesine sinmiş ilim ve irfan atmosferi... Ulu Cami, sadece geçmişe değil, geleceğe de uzanan bir köprü gibiydi. Şam'daki Emeviye Camii'ni andıran o ihtişamıyla, İslam aleminin 5. Harem-i Şerifi olarak anılmayı hak ediyordu.
Burada, taşlara işlenmiş tarihi solurken, Salih Bey'in şu sözleri kulaklarımda yankılandı: "Ulu Cami, sadece taştan değil, inançtan ve sabırdan örülmüştür. Burada ibadet etmek, yüzyıllar ötesine yolculuk etmek gibidir."
O avluda, o tarihin tam ortasında, zamanın durduğunu hissettim. Diyarbakır’ın manevi merkezi Ulu Camii, gerçekten de bir şehirden çok daha fazlasını anlatıyordu bize.
Salih Bey, bir esnaf kahvesine davet etti; menengiç kahvesinin buruk aroması, meydanın sıcak atmosferiyle uyum içindeydi. Tarihin içinde kahve içerek gezintiye biraz mola verdik meydanda. Meydanda, banklara oturan yaşlılar, çocukların koşuşturmaları ve ezan sesinin yankıları birleşiyordu. Çevrede, bakırcıların çekiç sesleri, baharat kokuları ve satıcıların neşeli bağırışları yükseliyor. Esnaf, “Bu meydan, asırlardır aynı ruhu taşır,” diyerek caminin etrafındaki dükkânlarda zanaatın hâlâ yaşadığını anlattı. Hasan Paşa Hanı’na birkaç adım mesafede, çarşıların canlılığı meydanı sarıyor. Ulu Camii’nin gölgesinde, taşların serinliği, insanların sıcaklığı ve kahvenin kokusuyla, Diyarbakır’ın kalbi burada atıyor.
DEVAM EDECEK...