Konya Bakış Gazetesi Yazarı Duran Çetin Diyarbakır ziyareti sonrasında gözlemlerini anlattı. Mihmandarım Salih Bey’le Diyarbakır’ın tarih kokan sokaklarında bir yolculuğa çıkacağımı anlamıştım' diyerek yazı dizisine başlayan Duran Çetin, " Güneydoğu’nun kalbinde, Mezopotamya’nın bereketli toprakları üzerinde yükselen Diyarbakır’a vardığımda, şehrin havasında başka hiçbir yerde hissetmediğim bir derinlik vardı. O an, kendimi sadece bir şehri değil asırlar geçidini keşfetmeye hazır hissettim" ifadesini kullandı.
İşte keyifle okuyacağınız yazının ilk bölümü:
Güneydoğu’nun kalbinde, Mezopotamya’nın bereketli toprakları üzerinde yükselen Diyarbakır’a vardığımda, şehrin havasında başka hiçbir yerde hissetmediğim bir derinlik vardı. O an, kendimi sadece bir şehri değil asırlar geçidini keşfetmeye hazır hissettim
Mihmandarım Salih Bey’le Diyarbakır’ın tarih kokan sokaklarında bir yolculuğa çıkacağımı anlamıştım. Nazik ve samimi tavrıyla, bu kadim şehri bana sevdirmek için adeta bir köprü kuruyordu. Diyarbakır, Mezopotamya’nın bereketli topraklarında, Dicle Nehri’nin kıyısında, 12 bin yıllık bir geçmişle yükseliyor. Yörede “Amed” olarak bilinen bu şehir, Asurlulardan Romalılara, Perslerden Osmanlılara uzanan bir medeniyet mozaiği. Salih Bey, “Burası sadece bir şehir değil, bir tarih sahnesi,” diyerek anlatmaya başladı. İki milyona yaklaşan nüfusuyla Güneydoğu Anadolu’nun en büyük şehirlerinden biri olan Diyarbakır hem kültürel zenginliği hem de sıcakkanlı insanlarıyla etkileyici. Sur ilçesi, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan tarihi surlarıyla şehrin kalbi. Dicle Nehri, Hevsel Bahçeleri’yle birleşerek doğanın ve tarihin uyumunu sergiliyor. Diyarbakır’ın dar sokaklarında (küçe) gezerken, her köşede bir hikâye saklıydı: ezgileri, zanaatkârların çekiç sesleri ve çocukların neşeli kahkahaları… Diyarbakır, sadece tarihî yapılarıyla değil, yaşayan kültürüyle de etkileyici. Arabayla şehre doğru ilerlerken Salih Bey Diyarbakır’ın tarihini ve kültürünü anlatmaya başladı. "Diyarbakır, sadece bir şehir değil, bir medeniyetler beşiğidir" diyordu. Mezopotamya’nın kalbinde yer alan bu şehir, binlerce yıllık geçmişiyle adeta bir açık hava müzesi. Her köşesinde bir hikâye, her taşında bir anı saklı. Diyarbakır, Asur, Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin izlerini taşıyor. Hatta 33 medeniyete beşiklik ediyor. Bu izler, şehrin sokaklarında, surlarında, camilerinde ve insanlarının gülümsemelerinde yaşatıyor kendini. Şehrin havası, tarihi dokusuyla harmanlanmış bir maneviyat taşıyor. Salih Bey, "Burada her köşe başında bir medeniyet izi görürsünüz. Diyarbakır, sadece bir gezi durağı değil, bir ruhun, bir kimliğin şehri" diyordu. Gerçekten de öyle. Diyarbakır, her adımda bir sürprizle karşılaşacağınız, her anında yeni bir hikâye keşfedeceğiniz bir yer. Diyarbakır denince akla ilk gelen surlarıdır. Salih Bey, beni şehrin en görkemli simgesi olan dünyanın en uzun ve en eski surlarından biri olan Diyarbakır Surları’na götürdü. Tam 5 kilometrelik bir tarihi şaheser. Karşımda duran bu devasa yapı, adeta zamanın durduğu bir kesiti/anı andırıyor. Ya da tarihin günümüzdeki ispatı gibi duruyor. Surların siyah bazalt taşları, güneşin altında parlıyor ve binlerce yıllık geçmişiyle dimdik ayakta duruyor, geçmişi günümüze haykırıyor: Bu dünyada kimse kalmadı, sen de kalmayacaksın dercesine. Dünyanın debdebesine kapılanları ibret almaları için adeta uyarıyor. Salih Bey, surların tarihini anlatmaya başladı. "Diyarbakır Surları, M.Ö. 3000’li yıllara uzanan bir geçmişe sahip. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde onarılıp genişletilmiş. Her bir taşı, bir medeniyetin izlerini taşıyor." Surların üzerinde yürürken, her bir burcunun, her bir kapısının ayrı bir önemi olduğunu öğrendim. Dağ Kapı, Urfa Kapı, Yeni Kapı, Mardin Kapı... Her biri, şehrin farklı bir dönemine tanıklık etmiş. Salih Bey, Harput Kapı’sının önünde durdu ve "Bu kapıdan geçen kervanlar, İpek Yolu üzerinden Doğu’yu Batı’ya bağlardı" dedi. Surların üzerinde dolaşırken, şehrin panoramik manzarası karşımda açıldı. Dicle Nehri’nin (bugünlerde azalmış) suları, surların eteklerine yakın akıp gidiyordu. Salih Bey, "Bu surlar, sadece bir savunma duvarı değil, aynı zamanda medeniyet tapularıdır." diyordu. Surların içindeki genişçe avludan yürürken, tarihin derinliklerinde kayboluyordum. Salih Bey, surların içindeki gizli geçitleri, su sarnıçlarını ve eski zamanlardan kalma izlerden bahsetti. "Bu surlar, nice savaşlara, nice barışlara tanıklık etti. Ama en önemlisi, bu surlar Diyarbakır’ın ruhunu korudu" diyordu. Surların üzerindeki kitabeler, farklı medeniyetlerin izlerini taşıyordu. Asur krallarından Osmanlı padişahlarına kadar, her biri şehre kendi damgasını vurmuş olan surlar, Diyarbakır’ın kimliği olmuştu. Onlar olmadan Diyarbakır, Diyarbakır olmazdı Gerçekten de Diyarbakır Surları sadece birer yapı değil; birçok medeniyetin günümüze yansıyan görüntüsüydü. Diyarbakır, İslam tarihinde önemli bir yere sahip. Salih Bey, beni şehrin manevi dokusunu hissedebileceğim yerlere götürdü "Diyarbakır, İslam’ın ilk dönemlerinden beri önemli bir merkezdi. Hz. Ömer döneminde fethedilen şehir, birçok sahabenin izlerini taşıyor." dedi. Bu sözler beni alıp başka alemlere taşıdı; Sahabilerin yaşadığı döneme. Peygamberimizin dizinin dibinde eğitilmiş olan sahabilerin İslam’ı yaymak için giriştikleri şehit olma yarışının Diyarbakır’da görülür halde olması Diyarbakır ile ilgili düşüncelerimi olgunlaştırdı. İlk İslamlaşan Anadolu toprağında olmak heyecan vericiydi. Anadolu’da en kadim İslam toprağı Diyarbakır’a olan saygı ve bağlılığım çoğaldıkça çoğaldı. Salih Bey, Hz. Ali’nin oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in torunlarından bazılarının da Diyarbakır’da medfun olduğunu söyledi. Ardından, Hz. Süleyman Türbesi’ne gittik. Hz. Süleyman, sahabenin ileri gelenlerinden ve aynı zamanda büyük bir İslam kahramanı ve Müslüman komutan, Diyarbakır'ın fethinde de bulunan Halid b. Velid'in oğludur. Cami ve türbe hem adını hem de bilinirliğini isimden almıştır. Şehre İslam’ın ışığı bu kahramanlarla gelmiştir… Benim için önemli olan kara taşlı bu şehrin manevi fatihleridir. Zira Diyarbakır geleceğini şehit Sahabilerle belirlemiştir. Bunun için olayın bu yönünü sizlerle paylaşmak istiyorum: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (sav) vefatının ardından başlayan fetih hareketleriyle İslam orduları, kısa sürede Suriye, Mısır, Irak ve İran'ı topraklarına kattı. Bu ilerleyiş, Anadolu'nun kapılarını da araladı. Hz. Ebubekir ve özellikle Hz. Ömer döneminde (634-644) gerçekleşen fetihlerle, bugünkü Diyarbakır da (o dönemki adıyla Âmid) İslam beldeleri arasına girdi. Âmid, Arap coğrafyacılarının "Cezîre" dediği bölgenin "Diyâr-ı Bekr" kısmında yer alan, stratejik öneme sahip bir merkezdi. Bizans ile Sâsâniler arasında sürekli el değiştiren bu kadim şehir, İslam ordularının hedefi haline geldi. Suriye'nin fethinin ardından bölgedeki güvenliği sağlamak isteyen Halife Hz. Ömer, Suriye Valisi Ebu Ubeyde'ye talimat verdi. Vali, aralarında bine yakın sahabenin de bulunduğu bir orduyu, komutan İyâz bin Ganem önderliğinde bölgeye gönderdi. İyâz bin Ganem, MS 638 yılında ordusuyla Âmid önlerine geldi. O sırada şehir, Bizans'a bağlı bir vali tarafından yönetiliyordu. Müslümanlar, şehrin sulh yoluyla teslim olmasını teklif ettilerse de bu teklif reddedildi. Vali, halka yaptığı konuşmada şehrin bölgenin kilidi olduğunu, düşmesi halinde tüm bölgenin elden gideceğini söyleyerek direnişi teşvik etti. Kuşatma beş ay sürdü. Şehrin son derece sağlam surları netice almayı güçleştiriyordu. Sahabi komutanlardan Halid bin Velid, surları dolaşırken iç kaleye çıkan bir tünel keşfetti. Yanına yüz kişilik bir grup alarak bu tünelden kaleye girmeyi başardı. Yaşanan çarpışmalarda Halid bin Velid'in oğlu Süleyman da dahil olmak üzere yirmi dört sahabi şehit düştü. Nihayetinde şehir, daha önce Urfa'da yapılan anlaşma hükümlerine göre sulh yoluyla alındı. Komutan İyâz, şehir halkına son derece adil ve merhametli davrandı. İsteyenin Müslüman olabileceğini, olmayanlardan ise bir baskı görmeksizin sadece cizye vergisi alınacağını ilan etti. Bu hoşgörülü tutum, halkın büyük bir kısmının kısa sürede İslam'ı seçmesine vesile oldu. Fetihten sonra birçok sahabi ailelerini de alarak Diyarbakır ve çevresine yerleşti. Kaynaklara göre, fetih sırasında şehit düşen sahabilerin sayısı 24 ile 40 arasında değişmekte olup, bölgede vefat edenlerle birlikte toplamda 500'e yakın sahabenin bu topraklarda metfun olduğu rivayet edilmektedir. Bu sayı Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra en büyük rakam… Devam edecek… DURAN ÇETİN