TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ ŞEHRE VE GÖNÜLLERE DOKUNDU
Konya Aydınlar Ocağı’nın düzenlediği Selçuklu Salı Sohbetlerinde bu hafta araştırmacı yazar Bekir Şahin, on beş yıl önce vefat eden Sultan’ül Vaizin Tahir Büyükkörükçü Hocefendi’yi anlattı. Konevi derneği salonundaki programın açılış konuşmasını yapan Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü, Konya Müftülüğü görevini deruhte edip uzun yıllar Kapu Camii Kürsüsünde vaz eden ve bir dönem Konya milletvekili olarak da TBMM’de görev yapan Tahir Büyükkörükçü’nün (Sultan’ül Vaizin ve Sultan’üs Şuara) olarak anıldığına vurgu yaparak “Bunlar herkese verilen unvanlar değildir. Tahir Hoca, ortaokulu ikinci sınıfta terk etmiş bir ilkokul mezunu olarak bu şekilde anılmayı hak etmiştir. Onu aşabilen de henüz yoktur” dedi.
Daha sonra kürsüye gelen araştırmacı yazar Bekir Şahin Konya Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve ekibine, vefat yıl dönümünde Tahir Büyükkörükçü’yü anmak üzere program tertip etmeleri dolaysıyla teşekkür ettikten sonra “Bazı şahsiyetler vardır; onları yalnızca hatıralarımızda saklamak yetmez. Onlar, kendilerinden sonra da bize ayna tutmaya devam ederler. Eğer o aynaya bakmazsak, kaybettiğimizin ne olduğunu da fark edemeyiz. Biz de Hocamızı anmak için değil, asıl onu anlamak için buradayız” dedi.
Ramazan ayının sadece oruç, sahur, iftar demek olmadığını; hafızamızın güçlendiği, kalbimizin inceldiği, muhasebe duygumuzun derinleştiği bir mevsim olduğuna vurgu yapan Şahin “Böyle bir ayda, Tahir Büyükkörükçü gibi bir gönül mimarını konuşmak, aslında kendi Ramazanımızı da sorgulamak demektir. Biz bu ayda sadece midemizi mi aç bırakıyoruz, yoksa kalbimizi de hakikate açık hale getirebiliyor muyuz? Tahir Hoca, bu soruya verilecek cevabın ete kemiğe bürünmüş bir örneğiydi. Onun ömrü, Ramazan'ın ruhuna çok yakındı; Kur'an merkezliydi, rahmet yüklüydü, insanın iç dünyasını inşa etmeye talipti. Vaaz kürsüsüne çıktığında, (Ben sizi korkutmak için değil, sırtıma alıp cennete götürmek için konuşuyorum) derdi” diyerek devam etti.
Konuşmasına Tahir Hoca'nın hayatına dair bilgiler vererek devam eden Şahin şunları söyledi: “1926'da Konya'da doğdu. Osmanlı’dan Cumhuriyet'e geçiş döneminin tam ortasına düşen bir çocukluk dönemi oldu. Bir yanda kökü asırlara dayanan bir medeniyet, diğer yanda her şeyi yeniden tanımlamaya çalışan bir devlet aklı vardı. İlk eğitimini mahalle hocalarından aldı. Ardından modern mektep ile klasik medrese eğitimim kesiştiği bir yolda yürüdü. Daha ortaokul son sınıftayken bir vaaz dinliyor ve aldığı bir kararla resmi eğitimini bırakıp İslâmî ilimlere yöneliyor. Bu o yaşta bir gencin hayatını bütünüyle değiştirecek bir tercihti. Biz bugün, gençlere (Kariyer planlaması) anlatıyoruz; o günün genci de (Ahiret planlaması) yaparak hayatının istikametini belirliyor. Arapça ve Farsça öğreniyor. Hadis, fıkıh, tefsir, kelam, meani, beyan, belagat dersleri alıyor. Bütün bunları diploma için değil, insanlara anlatacağı hakikat daha berrak olsun diye tahsil ediyor. Bir yandan medrese havasında okuyor, öte yandan camilerde vaaz ediyor. O yıllar için bu, ciddi bir cesaret işidir. Çünkü belli dönemlerde, Kur'an öğretimi bile takip edilen, Arap harfleri bile sakıncalı görülen bir zeminde bu işlerle meşgul oluyor.”
Tahir Efendi’nin askerlik sonrası, genç yaşında Konya merkez vaizi olarak görev yapmaya başladığına işaret ederek sözlerini sürdüren Şahin “ Genç olmasına rağmen kürsüye çıktığında, cemaatin gözünde artık bir delikanlı değil, kanaat önderi konumundadır. Zira ondaki söz, yaşanmışlığın, çilenin, gecelerin, gözyaşlarının süzgecinden geçmiştir. Sonra hayatı Burdur'a, Isparta'ya, Ankara'ya, Haremeyn'e, Avrupa'ya uzanır. Sürgünler görür, yasaklar yaşar, mahkemelere çıkar, siyasete girer, hapishane duvarlarına bakar ama vaaz kürsüsünü hiç bırakmaz. O konuştuğunda, mekân değil, söz kendisini hissettirirdi” dedi.
Tahir Hoca'yı sadece kürsüde değil, kurduğu mahallede de okumak gerektiğini vurgulayarak devam eden Şahin “O, sözünü yalnızca insanın gönlüne değil, şehrin dokusuna da yazmaya çalışan bir isimdi. 1960'ların sonunda, Türkiye'nin dört bir yanında köyden kente göçler olup şehirler büyüyor, apartmanlar yükseliyorken bazı iyi niyetli insanlar, (Hadi biz de bir araya gelelim, apartman yaptıralım) diye düşünüyor. Bu noktada işin içine Tahir Hoca giriyor ve meseleye (Daha rahat otururuz, daha yeni olur) diye bakmadan, (Biz nasıl bir hayat istiyoruz? Çocuklarımız neyi görerek büyüsün? Komşuluk, selam, mescit hayatın neresinde olsun?) diye sorarak istişareye yön veriyor. Nihayet şehrin merkezinde apartman yerine, şehrin biraz dışında, dağın ortası sayılabilecek bir yerde bahçeli, müstakil evlerden oluşan bir mahalle kurulmasına karar veriliyor. Bugün Erenköy adıyla bildiğimiz mahalle böyle ortaya çıkıyor. 1969 yılında yaklaşık 33 dönümlük bir arazi alınıyor. Elektrik yok, su yok, yol yok ama oraya bakan göz geleceği görüyor. Çocukların sokakta oynadığı, komşuların kapı önünde sohbet ettiği, sabah namazından sonra mescitte buluşulan bir mahalle hayali var ortada. Mahalleli kanal kazarak, hat çekerek, çeşme yaparak toprak taşıyarak, trafoyu taksitle alıp elektrik direklerini dikerek, kürek sallayarak mahalleyi inşa ediyor. İmece usulüyle, yoktan bir mahalle var ediliyor. Erenköy'de de ilk mescit, her şeyin ortasında, biraz da her şeyin üstünde bir yere oturuyor. Orada sadece namaz kılınmıyor. Sabah namazından sonra tefsir dersi, yatsıdan sonra sohbet, arada istişare toplantıları yapılıyor” dedi.
Aydın kelimesinin sadece diploma ve unvanla değil, fikir ve mesuliyetle de tanımlanması gerektiğine vurgu yapan Şahin “Tahir Büyükkörükçü’yü yalnızca bir din adamı değil, bir kültür fenomeni olarak değerlendirmek gerekir. Klasik anlamda sadece hutbe okuyan, cenaze kıldıran, nikâh kıyan bir din görevlisi değildi. O, bu toplumun kültür kodlarını taşıyan, aktaran ve gerektiğinde onları yeniden yorumlayabilen bir münevverdi. Onu sadece Konya müftüsü olarak anmak eksikliktir. O ilmiyle, hitabetiyle, tasavvufi derinliğiyle ve siyasal şuuruyla bu ülkenin yakın tarihinde bir kültür adamıdır. Hatta bugün üstüne konuştuğumuz dindar-muhafazakâr kültürel iklimin oluşmasında, görünmeyen ama çok güçlü bir harçtır” diyerek sözlerini sürdürdü.
Tahir Hoca’nın Nakşibendi-Hâlidi geleneğin büyüklerinden Mahmud Sami Ramazanoğlu'na bağlı olduğunu, şeriat ölçülerini elden bırakmadan, kalbi terbiye etmeye çalışan bir çizgiyi savunduğunu anlatan Şahin, “Tasavvufu, şeriatın alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak gördü. (Şeriatsız tasavvuf hayal, tasavvufsuz şeriat ise çoğu zaman kuru kalır) diyebilecek bir olgunluğa sahipti. Bu nokta, özellikle kültür ve düşünce insanları için önemlidir. Çünkü entelektüel zihin, çoğu zaman tasavvufu romantikleştirir ya da toptan reddeder. Oysa Tahir Hoca, entelektüel derinlikle tasavvuf terbiyesini birleştiren, yaşayan bir misaldi” dedi.
Tahir Hoca’nın 1977 yılında Milli Selamet Partisinden Konya Milletvekili seçilerek parlamentoya girdiğini hatırlatan Şahin “Büyükkörükçü'nün hayatında siyasetin özel bir yeri var. Fakat bu, onun hayatındaki tek kırılma noktası değil; asıl kırılma, siyaseti nasıl konumlandırdığıdır. Kendisi bu süreci anlatırken mealen (Ben siyasete talip değil, matlup oldum. Memleket meseleleri öyle bir noktaya geldi ki, sadece kürsüden konuşmak yetmez hale geldi. Beni, siyasi sahada da hizmete zorladılar() diyordu. Bu cümlede, hem tevazu var, hem de mesuliyet duygusu Siyaseti, asla dünyevi makam ve imtiyaz için görmüyor. Bir fırsat, bir imkân, bir tebliğ zemini olarak kullanmak istiyor. Nitekim milletvekiliyken de bir bürokrat gibi değil, bir vaiz gibi dolaşıyor. 12 Eylül darbesi sonrasında yaşadığı mahkumiyet ve yasaklara rağmen, ne dilini değiştiriyor, ne de davasını... Hapis günleri, onun için bir tür inziva ve murakabe dönemi oluyor. Sonrasında Haremeyn'e gidip orada yıllarca hizmet ediyor, vaaz veriyor, hacılara rehberlik yapıyor. Yani hangi zemine bırakılırsa bırakılsın, o yine aynı işi yapıyor: insanlara Allah'ı hatırlatmak” diyerek devam etti.
Tahir Hoca'nın hitabetinin ardında, sistemli olmasa bile çok güçlü bir medeniyet tasavvuru ve bir Düşünce İnşası olduğuna vurgu yapan Şahin “O, tarihi sadece kronoloji olarak anlatmazdı. Tarihi; imanın, ihlasın, cihadın ve ihanetin sahne aldığı bir büyük imtihan alanı olarak görürdü. Bu yüzden vaazlarında Selahaddin'den, Yavuz'dan, Abdülhamid'den bahsederken, sadece tarih bilgisi vermez; bugüne mesaj taşırdı. Kur'an ve Sünnet merkezli bir ahlak anlayışına sahipti. Modern etik teorilerle uğraşmazdı ama Müslüman ahlakının temelini Kur'an ve Sünnet'te görürdü. Yalan, hıyanet, faiz, rüşvet, israf, gösteriş gibi günahları sadece bireysel günahlar olarak değil, toplumsal çöküşün işaretleri olarak anlatırdı. Kürsünün etrafınf onlarca teybe vaazları kaydedilir, elden ele, ilden ile yayılırdı. 5 Mart 2011 tarihinde vefat etti ve yıllarca kürsüsünde cemaate hitap ettiği Kapu Camiinde kılınan cenaze namazının ardından çok sevdiği Mevlâna Hazretlerinin Türbesinin karşısındaki Üçler mezarlığına, yine çok sevdiği Hacıveyiszade Mustafa Efendi'nin yakınına defnedildi” dedi.
Konuşmasının son bölümünde (Tahir Büyükkörükçü gibi bir şahsiyetin ardından ne yaptık? Onun bıraktığı mirası nasıl değerlendirdik?) gibi sorulara cevap arayan Şahin “Onun hatırasını yaşatmak için bir cami yaptık, bir okul yaptık, bir kütüphane kurduk... Bunlar kıymetli ama asıl soru şu: Onun kitaplarını okuduk mu? Onun vaaz kayıtlarını tahlil ettik mi? Onun medeniyet tasavvurunu, bugünün kavramlarıyla yeniden yazmaya çalıştık mı? Gençlere yüklediği vazifeyi, kendimize vazife edindik mi? İmam hatiplerde, ilahiyatlarda, düşünce ve kültür merkezlerinde onun çizgisine yakın bir istikamet geliştirmeye gayret ettik mi? Aydınlar, akademisyenler, yazarlar, sanatçılar, kanaat önderleri olarak belki de en çok bu soruların cevabını düşünmek zorundayız. Bunla ilgili üç teklifim var. Her Ramazan'da ya da yılın belli dönemlerinde, Tahir Büyükkörükçü Okumaları programı yapılarak onun vaazlarından, kitaplarından, hayat hikâyesinden metinler okunup müzakere edilebilir. Böylece bir kişi anlatılmış olmaz; bir çizgi devam ettirilmiş olur. Ayrıca Hitabet ve Tebliğ Atölyeleri yapılabilir. Bu atölyelerde, Tahir Hoca'nın vaazlarından seçilmiş parçalar retorik, içerik, duygu, estetik bakımından tahlil edilip yeni nesil hatiplerin yetişmesine katkı sağlanır. Bir de Medeniyet Tasavvuru seminerleri yapılabilir. Kur'an, Sünnet, tasavvuf, edebiyat ve tarih eksenli bir medeniyet tasavvurunu, güncel sosyal bilim diliyle harmanlayan seminerler yapılabilir. Tahir Hoca'nın temsil ettiği çizgi, sadece (geçmişin bir hatırası) olmaktan çıkar, geleceğin yol haritasına dönüşür” diyerek sözlerini tamamladı.
Program sonunda Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü teşekkür ederek araştırmacı yazar Bekir Şahin’e kitap takdim etti. Şahin’de Sultan’ül Vaizin Tahir Büyükkörükçü adlı eserini Başkan Güçlü’ye hediye etti.