Külün Altındaki Kor

Şule Taşkıran

Hayatta insanın kökleri nereden beslenirse beslensin, bazen en güvendiği dal en çabuk kırılır. Defne bunu, ömrünün en sarp yokuşunda, canından öte bildiği insan tarafından sırtından hançerlendiğinde anladı.

Ankara’nın ayazı sadece sokakları değil, insanın içini de keserdi. Defne, yıllarca emeğini, rüyalarını, varını yoğunu bir araya getirerek kurduğu küçük yayınevi ve sanat atölyesi için mahkeme kapılarında uykusuz geceler geçiriyordu. Büyük bir iftira, hayali bir borç senedi ve yılların emeğini tek kalemde yok etmeye yemin etmiş acımasız bir ortak… Karşısındaki bu devasa haksızlıkla tek başına savaşmaya çalışırken, canından dediği, aynı rahmi paylaştığı abisi Kerem’in ondan yana durmasını beklemişti. "Kan kândır, yabancıya yedirmezler," derdi büyükler.

Ama Kerem öyle yapmadı. Defne’nin düşüşünü izlemekle kalmadı; iftiracıların safına geçip, kriz anında elindeki son delilleri de karşı tarafa sızdırdı. Bir akşam atölyenin anahtarını çevirip içeri girdiğinde, masasının üzerinde abisinin imzasını taşıyan o ihanet belgesini gördü. Dünyası baş aşağı dönmüştü. Kendi etinden, kökünden gelen birinin ona sırtını dönmesi, yabancı birinin kurşunundan katbekat ağır yaralamıştı ruhunu. O an nefesi kesildi; kışın o buz gibi ayazı, iliklerine kadar işledi. "Allah’ım" diye geçirdi içinden, "İnsanı en çok vuran, yabancının oku değil, kardeşin bıçağıymış."

O karanlık odada, masaya kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlarken, kapı hafifçe aralandı. İçeriye, Defne’nin fırtınalı günlerinde bile elini bir an olsun bırakmayan, yılların dostu Gülfem girdi. Gülfem, Defne’nin döktüğü her damla gözyaşını kendi yüreğinde tartan, onunla gülüp onunla yıkılan kadındı.

Gülfem, masanın üzerindeki o utanç belgesini ve Defne’nin paramparça olmuş omuzlarını gördü. Hiçbir şey söylemedi. Sadece yaklaştı, Defne’nin buz tutmuş ellerini kendi avuçlarının içine aldı, uzun uzun ısıttı.

O geceden sonra Gülfem bir dost olmaktan çıkıp bir kalkan oldu. Kendi işini, gücünü, huzurunu bir kenara bıraktı. "Sen yalnız değilsin Defne," dedi. "Kan bağı dediğin bazen sadece bir tesadüftür; ama ruh bağı, iki insanın birbirini seçtiği en asil yoldur. Seni bu enkazın altında bırakmayacağım."

Gülfem gece gündüz demeden çalıştıkça, Defne’nin içindeki o sönmeye yüz tutmuş inanç yeniden canlandı. Gülfem mahkeme salonlarında onunla omuz omuza yürüdü, geceleri kahve kokulu masalarda delilleri tek tek ayıkladı, iftiraların ipliğini pazara çıkardı. Abisi Kerem, Defne’nin tamamen yok olmasını izlemek için beklerken; onun yerine Defne, dostunun omuz verdiği kuvvetle ayağa kalktı, davasını kazandı ve adını temizledi.

Mahkemenin bittiği o bahar gününde, adliyenin avlusuna güneş vururken Defne durdu ve arkasına baktı. Abisi Kerem, yalnızlığın ve hırsın içinde kendi kurduğu karanlıkta kaybolmuştu. Ama yanında, rüzgara karşı dik duran, onu koruyan, kollayan, yücelten Gülfem vardı.

Defne anladı ki; insan hayatta anne babasını, kardeşini seçemezdi belki; ama Allah insana bazen öyle dostlar verirdi ki, o dostlar yeryüzündeki bütün eksik kalmış bağların yerini doldurur, yaralara melhem olurdu. Kardeş bıçağı derin iz bırakırdı elbet, ama dost eli o izi bir şeref madalyasına çevirirdi.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.