Kim gerçekten mağdur, kim ne yaptığını bilerek bu işin içerisine girdi, onu hukuk ortaya çıkaracak. Kim haklı, kim haksız, kim gerçekten mağdur; bunun kararını biz değil, hukuk verecek.
Ama benim bugün başka bir derdim var:
Bütün bunlar olurken vicdanımız neredeydi?
Hem fonda hem futbolda aynı soruya gelip dayanıyoruz. Biri parasını emanet etmiş, diğeri maçın adaletini…
Foncu musun, fonzede mi?
Hakem misin, hakemzede mi?
Onu da hukuk ve soruşturma ortaya çıkaracak.
Benim derdim biraz daha başka: Vicdan nerede
Şimdi diyeceksiniz ki: yine nereden çıktı? Bu vicdan meselesi
Haklısınız.
Bir tarafta fon soruşturması, diğer tarafta Merkez Hakem Kurulu ve hakemlerle ilgili gelişmeler…
Bir tarafta milyonlar konuşuluyor, diğer tarafta futbolun adaleti tartışılıyor.
Ama ben bu hafta biraz başka bir yerden bakmak istiyorum.
Çünkü mesele sadece para değil.
Mesele sadece futbol da değil.
Mesele vicdan. Mesele ahlak. Mesele emanet.
Fon meselesinde yüz binlerce yatırımcıdan söz ediyoruz. Tasfiye sürecindeki 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunduğu açıklandı.
Şimdi bu insanların tamamına “mağdur” demek de doğru değil, tamamını suçlu görmek de.
Bilmeden yatırım yapan var mı? Elbette olabilir. Gerçekten mağdur olan var mı? Elbette olabilir.
Ama soruşturmanın ortaya koyduğu iddialar yargı sürecinde doğrulanırsa, bilerek ve isteyerek bu yapının içerisinde olanlar da olabilir.
İşte burada sapla samanı ayırmak gerekiyor.
Çünkü bilmeden oyuna girenle, oyunun nasıl oynandığını bilerek masaya oturan aynı değil.
Bir insan ne yaptığını bilmeden zarar görmüşse mağdurdur. Ama bile bile yanlışın parçası olmuşsa, sonra da sadece “Ben de mağdurum” diyerek sorumluluktan kaçamaz.
Hukuk bunun ayrımını yapmalıdır.
Suçlu kimse cezasını çekmelidir. Gerçek mağdurun hakkı da korunmalıdır.
Fakat benim asıl meselem bundan sonrası.
Biz insanı ne zaman kaybediyoruz?
Bir insanı kaybetmek bazen parasını kaybetmesinden çok daha ağırdır.
Çünkü insan önce vicdanından kaybeder.
Sonra ahlakından.
Sonra emanete bakışından.
Sonra da yaptığı yanlışı normalleştirmeye başlar.
Tasavvufun bize yıllardır söylediği şeylerden biri tam da budur:
Asıl mücadele insanın kendi nefsiyledir.
Nefis, insana çoğu zaman “Herkes yapıyor” der.
“Bir kereden bir şey olmaz” der.
“Kimse görmüyor” der.
“Ben hakkımı alıyorum” der.
“Biraz da biz kazanalım” der.
İşte insanın imtihanı tam burada başlar.
Kimsenin görmediği yerde ne yapıyorsun?
Kimsenin hesap sormayacağını düşündüğünde nasıl davranıyorsun?
Sana bir makam, bir para, bir yetki veya bir emanet verildiğinde neye dönüşüyorsun?
Ahlak biraz da budur. Hz. Ömer’e atfedilen meşhur mum hadisesini hatırlayın.
Devletin malı ile kendi malını birbirinden ayırma hassasiyeti…
Mesele aslında mum değil. Mesele emanet bilinci.
Bugün belki de en çok kaybettiğimiz şeylerden biri bu.
Çünkü makamı emanet olarak görmüyoruz.
Parayı emanet olarak görmüyoruz. Yetkiyi emanet olarak görmüyoruz.
Hatta bazen birbirimizi bile emanet olarak görmüyoruz.
Oysa tasavvuf bize insanın sahip olduklarının gerçek sahibi olmadığını öğretir.
Mal da emanet.
Makam da emanet.
İtibar da emanet.
Ömür de emanet.
İnsanın eline geçen her imkân, aynı zamanda bir imtihandır.
İşte bu yüzden mesele sadece “Kim ne kadar kazandı?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur: O kazancı elde ederken kendinden ne verdin?
Vicdanından ne verdin?
Ahlakından ne verdin?
Kul hakkından geçtin mi?
Başkasının hakkını kendi kazancına kattın mı?
Bence bugün Türkiye’nin asıl konuşması gereken meselelerden biri budur.
Futbolda da aynı şey var.
MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu’nun devam eden soruşturma kapsamında tutuklanmasının ardından görevinden istifa etmesi, futbol kamuoyunda yeni bir güven tartışması başlattı.
Burada da hemen hüküm vermeyelim.
Soruşturma başka, mahkeme kararı başka.
Ama taraftarın sorduğu soru çok basit:
“Ben izlediğim maçın adil olduğuna güvenebilecek miyim?”
İşte yine aynı yere geldik. Güven…
Fonlarda güven.
Futbolda güven.
Ticarette güven.
Devlette güven.
İnsanda güven.
Toplum dediğimiz şey aslında bu güvenin üzerine kuruludur.
Kanunlar elbette olacak. Denetim olacak. Mahkemeler olacak.
Ama sadece kanunlarla ahlaklı bir toplum kurulmaz.
Çünkü kanunun ulaşamadığı yerde insanı durduran bir şey daha vardır:
Vicdan. Tasavvufun “nefs muhasebesi” dediği şey de burada anlam kazanıyor.
Başkasını sorgulamadan önce kendine bakmak.
Başkasının kusurunu konuşmadan önce kendi kusurunu görmek.
“Bana ne?” demeden önce “Benim sorumluluğum ne?” diye sormak.
Belki de bugün bize en çok lazım olan şey budur.
Çünkü ahlak, herkesin bizi gördüğü yerde iyi görünmek değildir.
Ahlak, kimsenin bizi görmediği yerde de doğru kalabilmektir.
O yüzden fon soruşturmasını da konuşalım.
Hakem soruşturmasını da konuşalım. Ama sadece onları konuşmayalım.
Biraz kendimizi konuşalım. Biraz nefsimizi konuşalım.
Biraz vicdanımızı konuşalım. Biraz emaneti konuşalım.
Çünkü toplumun çürümesi bir günde başlamaz.
Önce küçük yanlışlar normalleşir. Sonra büyük yanlışlara itiraz edilmez. Sonra herkes birbirinden şüphe etmeye başlar. En sonunda da kimse kimseye güvenmez.
Para yeniden kazanılır.
Makam yeniden verilir.
Kurumlar yeniden düzenlenir.
Ama kaybolan güveni yeniden inşa etmek çok daha zordur.
Onun için mesele para değil. Mesele futbol da değil. Mesele insanın, eline imkân geçtiğinde neye dönüştüğüdür. Ve belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:
Kimse görmüyorken ben kimim?
insanın gerçek ahlakı da, gerçek vicdanı da, gerçek maneviyatı da biraz burada başlar