Bozkır’da yaşandığı anlatılan bir olay var ki dinlediğimde hem şaşırdım hem de üzüldüm.
Çünkü mesele yalnızca bir belediye başkanı ile bir öğretim üyesinin görüşememesi değil.
Mesele verilen sözün değeri, insanın zamanına gösterilen saygı ve belediye başkanlığı makamının sorumluluğudur.
Olayın taraflarından biri Selçuk Üniversitesi’nde görev yapan, kendisi de Bozkırlı olan bir öğretim üyesi.
Hoca, Bozkır Belediye Başkanı’nı telefonla arıyor.
Çat kapı makamına gitmek yerine nezaket gösterip randevu talep ediyor.
“Başkanım, sizinle görüşmek istiyorum. Uygun olduğunuz bir saat bildirir misiniz?”
Başkanın cevabı oldukça iddialı:
“Hocam, randevuya gerek yok. Makamım 24 saat açık. İstediğiniz saatte gelebilirsiniz.”
Hoca yine de işi sağlama almak istiyor.
“Başkanım, ilkokul müdürleri bile görüşeceği saati bildiriyor, randevusuz görüşmüyor. Siz yine de bana uygun olduğunuz bir saati söylerseniz iyi olur.”
Başkan tekrar aynı şeyi söylüyor:
“Gerek yok hocam, istediğiniz zaman gelebilirsiniz.”
Hoca bu defa meseleyi tamamen netleştirmek için soruyor:
“Öyleyse yarın geleyim mi?”
Cevap yine aynı:
“İstediğiniz saatte gelebilirsiniz.”
Buraya kadar mesele gayet açık.
Gün belli. Gelecek kişi belli. Görüşme talebi belli.
Üstelik gelecek insan Bozkır’da değil, Konya’da. Başkanın sözüne güvenerek yola çıkacak.
Hoca Konya’dan Geldi, Başkan Makamda Yok!
Hoca ertesi gün Konya’dan kalkıp Bozkır’a geliyor.
Öğle saatlerinde belediyeye gidiyor. Başkan makamında yok.
Hoca yine iyi niyetli davranıyor. “Yemek saatidir, öğleden sonra tekrar geleyim.” diye düşünüyor.
Saat 14.00 civarında yeniden belediyeye geliyor. Başkan yine yok!
Üstelik hocanın anlattığına göre kendisi Konya’dan çıkmadan önce ve yolculuk sırasında başkanı birkaç defa telefonla arıyor. Telefonlara da cevap alamıyor.
Sonunda özel kaleme kendisini tanıtıyor:
“Ben Selçuk Üniversitesi’nde öğretim üyesiyim. Başkanla dün görüştük. Bugün geleceğimi biliyor. Lütfen kendisini arayıp burada olduğumu söyler misiniz?”
İşte insanın anlamakta zorlandığı nokta tam da burası.
“Başkan, Senin Yaptığını Çorumlu Bile Yapmaz”
Yaşadığı durum karşısında hoca başkana sitem ederek şu mesajı gönderiyor:
“Başkan, senin yaptığını Çorumlu bile yapmaz.”
Başkanın cevabı ise kısa:
“Ne yapmışım?”
Sayın Başkan;
Gerçekten ne yaptığınızı anlamıyor musunuz?
Bir insan sizden özellikle randevu saati istiyor. Siz saat vermiyorsunuz. “İstediğin zaman gel.” diyorsunuz.
Adam işi şansa bırakmamak için “Yarın geleyim mi?” diye tekrar soruyor. Siz yine “Gel.” diyorsunuz.
O insan da sözünüze güveniyor. Konya’dan kalkıyor, Bozkır’a geliyor. Makamınıza gidiyor, yoksunuz. “Yemek saatidir.” diyerek anlayış gösteriyor. İki saat sonra tekrar geliyor. Yine yoksunuz. Telefon ediyor, cevap alamıyor.
Sonra da “Ne yapmışım?” diye soruyorsunuz.
Ne yapmışsınız Sayın Başkan?
Sözünüze güvenerek kilometrelerce yol gelen bir insanın zamanını boşa harcamışsınız.
Mesele bu kadar açık.
Başkan Aygır’daymış!
Hoca daha sonra başkana yaşadığı hayal kırıklığını uzun uzun anlatıyor.
Başkanın cevabından anlaşıldığı kadarıyla TV42 ekibi Bozkır’ın tanıtımı için gelmiş. Program çekiliyormuş. Çekimler devam ediyormuş. Başkan da Aygır’daymış. Hatta yoğunluktan öğle yemeğini dahi yiyemediğini ifade ediyor.
Sayın Başkan;
Mesele sizin öğle yemeği yiyip yememeniz değil ki!
Kimse size “Bozkır’ı tanıtmayın” demiyor. Kimse “Televizyon programına çıkmayın” demiyor. Kimse “Aygır’a gitmeyin” demiyor.
Elbette gidin. Bozkır’ın taşını, toprağını, yaylasını, deresini, kültürünü, doğal güzelliklerini tanıtın. Bundan ancak memnuniyet duyarız.
Ama bir gün önce “Yarın gel hocam, istediğin saatte görüşürüz.” dediğiniz insana da iki satır mesaj atın:
“Hocam programım değişti. Televizyon çekimi çıktı. Bugün belediyede olamayacağım. Boşuna Konya’dan gelmeyin.”
Bunu yazmak ne kadar sürer? On saniye mi? Yirmi saniye mi?
Üstelik anlatılana göre hoca sizi birkaç defa aramış. Telefonu açamıyorsanız mesaj gönderirsiniz.
İşte burada mesele artık yoğunluk değildir.
Mesele nezakettir. Mesele insanın zamanına saygıdır. Mesele makamın sorumluluğudur. Ve hepsinden önemlisi: mesele verdiğiniz sözün ağırlığıdır!
Makamın Kapısı 24 Saat Açıkmış da Başkan Nerede?
Bir de şu söz var:
“Makamım 24 saat açık.”
Güzel söz. Hatta siyasetçi açısından oldukça iddialı bir söz.
Fakat anlatılan bu olaydan sonra insan ister istemez soruyor:
Kapı 24 saat açık da başkan nerede?
Vatandaş açık kapıyla mı konuşacak? Masaya mı derdini anlatacak? Boş koltuğa mı randevusunu hatırlatacak?
“Makamımız vatandaşa 24 saat açık.” demek kulağa hoş gelir. Fakat makamı değerli yapan kapısının kaç saat açık olduğu değildir.
O kapıdan giren vatandaşın muhatap bulabilmesidir.
Yoksa belediyenin kapısını 24 saat değil, 48 saat açık tutsanız ne değişir?
Bu Davranışı Bozkır’a Yakıştıramadım
Beni asıl rahatsız eden taraflardan biri de bu.
Bozkır’ın kültüründe misafire verilen değer vardır. “Gel” denilen insan kapıda bırakılmaz. Program değişirse haber verilir.
Hele uzaktan gelecek bir insana “Gel.” deyip, o insan yola çıktıktan sonra kendisine bilgi vermemek hoş karşılanacak bir davranış değildir.
Burada mesele hocanın Selçuk Üniversitesi’nde öğretim üyesi olması da değildir.
Karşınızdaki insan ister profesör olsun ister esnaf, ister çiftçi olsun ister emekli...
İnsan insandır. Herkesin zamanı kıymetlidir.
Belediye başkanlığı insanları makam kapısında bekletme makamı değil, vatandaşa hizmet etme makamıdır.
BBP ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun Siyaset Anlayışına Yakışıyor mu?
Sayın Başkan;
Siz aynı zamanda Büyük Birlik Partisi’nin belediye başkanısınız.
Dolayısıyla belediye başkanı olarak sergilediğiniz tavırlar yalnızca şahsınızı değil, taşıdığınız siyasi kimliği de temsil ediyor.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu denildiğinde onu seven veya siyasi düşüncesini paylaşan pek çok insanın aklına Anadolu insanına yakınlık, samimiyet, mertlik ve siyasette ahlak anlayışı gelir.
O nedenle sormadan edemiyorum:
Bir insana “Gel” deyip kilometrelerce yol geldikten sonra onu makam kapısında bırakmak, temsil ettiğiniz siyasi geleneğin savunduğu değerlere yakışıyor mu?
Bir insan Konya’dan sizin sözünüze güvenerek gelecek. İki defa makamınıza uğrayacak. Sizi arayacak. Telefonuna cevap alamayacak. Sonra gerekçe olarak televizyon çekimi gösterilecek.
Kusura bakmayın Sayın Başkan;
Benim bildiğim siyasi nezaket bu değil. Benim bildiğim Anadolu insanlığı da bu değil.
Benim bildiğim Bozkırlılık hiç değil!
Aygır’da Kamera Karşısına Geçmek Güzel; Peki Bozkır’a Bırakılan Eserler?
Gelelim meselenin diğer tarafına.
Başkan Aygır’da Bozkır’ın tanıtımı için çekim yapıldığını söylüyor.
Güzel. Tanıtın. Bozkır’ın tanıtılmasına kim karşı çıkabilir?
Fakat benim gibi Bozkır’a sürekli gidip gelen ve ilçeyi yakından takip eden insanların da belediye yönetimine soru sormaya hakkı vardır:
Sayın Başkan, göreve geldiğiniz günden bugüne Bozkır’a kendi döneminizin imzasını taşıyan hangi büyük projeleri kazandırdınız?
Aygır’da bugün kameraya gösterilen düzenlemelerin hangileri mevcut belediye döneminde gerçekleştirildi? Hangileri Büyükşehir Belediyesi'nin veya önceki dönem belediye yönetimlerinin yaptığı çalışmaların devamıdır?
Bunları da kamuoyuna açıkça anlatın. Varsa sizin döneminizde yapılanları bilelim. Varsa önemli yatırımlarınızı alkışlayalım.
Çünkü geçmiş dönemlerde yapılmış hizmetlerin önünde kamera karşısına geçmek başka şeydir; kendi döneminizde ortaya koyduğunuz eserin önünde durmak başka şeydir.
Bozkır’ın tanıtıma ihtiyacı var. Ama yatırıma da ihtiyacı var. Bozkır’ın televizyon programlarına ihtiyacı var. Ama projeye de ihtiyacı var. Bozkır’ın güzel sözlere ihtiyacı var. Ama hepsinden fazla icraata ihtiyacı var.
O nedenle kamerayı Aygır’a çevirdiğiniz kadar bir gün de belediyenin icraat dosyasına çevirelim.
Bozkırlı görsün: Bu belediye yönetimi döneminde Bozkır’a ne kazandırıldı?
Varsa eseriniz, alkışlayalım. Varsa büyük projeniz, destekleyelim. Varsa Bozkır’ın geleceğine değer katacak yatırımınız, hep birlikte gurur duyalım.
Ancak geçmiş dönemlerin hizmetlerini bugünün siyasi başarısı gibi sunmak da doğru olmaz.
Mesele Bir Randevu Değil, Sözün Değeridir
Sayın Başkan;
Belki bu olay size küçük görünebilir. “Bir randevu meselesi.” deyip geçebilirsiniz.
Ama mesele randevu değil.
Mesele güvendir.
Mesele bir belediye başkanının ağzından çıkan sözün vatandaş nezdindeki değeridir.
Bugün bunu bir öğretim üyesi yaşamış. Yarın bir esnaf yaşayabilir. Öbür gün bir çiftçi. Sonra bir emekli.
Vatandaş belediye başkanının “Gel.” sözüne güvenemeyecekse neye güvenecek?
Makamın kapısını 24 saat açık tutmak marifet değildir Sayın Başkan.
Asıl marifet, verdiğiniz sözün kapısını hiçbir zaman kapatmamaktır.
Çünkü belediye başkanlığı koltuğu gelip geçicidir. Bugün siz oturursunuz. Yarın başka biri oturur.
Ama insanların hafızasında iki şey kalır:
Yaptığınız eserler ve insanlara nasıl davrandığınız.
Ben hocaya yapılan bu davranışı yadırgadım. Hem de fazlasıyla yadırgadım.
Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:
Sayın Başkan;
“Kapım 24 saat açık.” demeden önce, verdiğiniz sözün arkasında durun.
Programınız değişirse haber verin. Gelemeyecekseniz söyleyin. İnsanların zamanına saygı gösterin.
Çünkü mesele makam kapısının açık olması değildir.
Mesele o makamın sözünün ağırlığıdır.
Ve yaşanan bu olaydan sonra sorulması gereken soru da tam olarak yazının başlığındaki sorudur:
Bozkır’da sözün değeri bu mu?