Bundan yetmiş, yetmiş beş yıl önce, hatta belki daha da eski zamanlarda, Anadolu'nun kırsal kesimlerinde bir kadının öfkesine yenilip yaptığı küçücük bir hata, onun bütün hayatını karartmaya yetebilirdi. Bir kez toplumun gözünden düştü mü, artık önünde uzun ve çileli bir yol uzanırdı. Kimi zaman tehditlere, kimi zaman şantajlara maruz kalır; kurtuluş ararken kendisini daha büyük çıkmazların içinde bulurdu. Böylece hayatı boyunca sürecek bir batağa sürüklenebilirdi.
İnsan yaşamında umutsuzluğa kapılmak, hayata küsmek ve kötü niyetli insanların eline düşmek, çoğu zaman bir ömrün kararmasına sebep olur. İşte Sırma da böyle bir hikâyenin kahramanıdır.
Sırma, Anadolu'nun küçük bir köyünde dünyaya gelmişti. Yörenin gelenekleriyle büyümüş, genç kızlığa erişmişti. Alımlı, gösterişli ve son derece güzel bir kızdı. Üstelik çalışkanlığı ve becerikliliğiyle de köyde herkesin takdirini kazanmıştı.
On sekiz yaşını biraz geçmişti. Artık evlilik çağına geldiği düşünülüyordu. Talipleri o kadar çoktu ki saymakla bitmezdi. Çünkü güzelliği kadar hamaratlığı da dilden dile dolaşıyordu. O yıllarda insanlar son derece muhafazakârdı. Özellikle genç kızların davranışları dikkatle izlenirdi. Bir kızın ağzından yanlış anlaşılabilecek tek bir söz çıkması bile günlerce konuşulur, köyün her köşesinde dilden dile dolaşırdı. Hele konu aşk, evlilik veya gönül meseleleri ise, dedikodunun önüne geçmek neredeyse imkânsızdı.
Her gencin gönlünde bir aslan yatar derler. Her kızın, her delikanlının hayalini süsleyen, gönlünü kaptırdığı birisi vardır. Ne var ki insanların gönlünden geçenlerin pek azı gerçekleşir; çoğu, bir ömür özlem olarak kalır.
Sırma'yı isteyen çoktu. Köyün yiğit delikanlıları da, itibarlı aileleri de onun peşindeydi. Ancak Anadolu'nun o yıllardaki ataerkil düzeninde gençlerin ne istediğinin pek önemi yoktu. Büyüklerin sözü sözdü; bir kez karar verildi mi geri dönüşü olmazdı.
Nihayet anne ve babası, Sırma'yı teyzesinin oğlu Bahattin'e vermeye karar verdi. Bahattin zayıf yapılı, çekingen ve beceriksiz biri olarak tanınırdı. Sırma ise bu karara karşı çıktı.
"Ben onunla evlenemem. O benim teyze oğlum, çocukluğumdan beri kardeşim gibi bildiğim insan. Ne olur beni dinleyin..." diye günlerce, aylarca yalvardı. Fakat ne gözyaşları ne de yakarışları anne ve babasının kararını değiştirebildi.
Sonunda söz kesildi, nişan yapıldı ve ardından düğün kuruldu. İstese de istemese de Sırma artık Bahattin'in eşiydi.
Bahattin'in babası yıllar önce vefat etmişti. Evde yalnızca annesi Şerife Hanım vardı. Böylece aynı çatı altında üç kişi yaşamaya başladılar: Bahattin, annesi Şerife ve gelin Sırma.
Ancak evliliğin üzerinden çok geçmeden devlet Bahattin'i askere çağırdı. Daha birbirlerini tanımaya fırsat bulamadan ayrılmak zorunda kaldılar. Gelinlik ve damatlığın heyecanı bile üzerlerinden silinmeden Bahattin kışlasının yolunu tuttu.
Bu ayrılık, Sırma'nın ruhunda derin bir boşluk bıraktı. Genç kadın, kayınvalidesi ve aynı zamanda teyzesi olan Şerife Hanım ile bir türlü anlaşamıyordu. Önce küçük tartışmalar başladı, sonra bu tartışmalar her geçen gün büyüdü. Evde huzur kalmamıştı.
Çaresiz kalan Sırma, ana-baba evinden de beklediği desteği göremedi. Annesi ona:
"Kızım, o benim kardeşimdir. Büyüklerine saygılı ol. Kocan askerden dönünce her şey düzelir" diyerek nasihat veriyor, fakat kızının yaşadığı sıkıntıları anlamaya çalışmıyordu.
Kendisini yapayalnız hisseden Sırma, dertlerini konu komşuya anlatmaya başladı. İçinde biriktirdiği her şeyi paylaşacak bir omuz arıyordu. Zamanla evinin ve evliliğinin mahremiyetini de dışarı taşır oldu. Kimi komşularına, kimi yakın bulduğu insanlara, hatta bazen Bahattin'in arkadaşları olarak tanıdığı evli erkeklere bile içini döküyor, yaşadığı sıkıntıları anlatıyordu.
Fakat Sırma'nın henüz fark etmediği bir gerçek vardı: İnsan bazen derdine çare ararken, kendisini daha büyük dertlerin eşiğine getirebilir. Köyde söylenen her söz, bir süre sonra sahibine geri dönerdi. Ve Sırma'nın hayatını değiştirecek olaylar da yavaş yavaş yaklaşmaktaydı...
Bu olay ve yapılan yanlışlık, Sırma'nın hayatında yaşanacak maceraların ilk adımını oluşturmuştu.
Yine böyle sıkıntılı bir gününde Sırma, dertlerini unutabilmek ve biraz olsun stresinden kurtulabilmek için yakın komşuları olan, kocası vefat etmiş dul Sıddık Kadın'ın evine gitti. Laf lafı açtı, dert derdi getirdi. Konuşmalar uzayıp giderken, bu sırada Sıddık Hanım'ın erkek kardeşi de çıkageldi. O da sohbetlere katıldı; Sırma'nın sıkıntılarına ortak olurmuş gibi davranarak konuşmaların derinliklerine daldı.
Bu sohbet geç vakitlere kadar sürdü. Sırma daha sonra evine dönüp işleriyle meşgul olmaya başladı. Ancak kayınvalidesi Şerife Kadın, mutfakta yemek hazırlamakta olan gelinin yanına gelerek ona peş peşe sorular sormaya başladı:
"Sen bu vakte kadar neredeydin? Kocası askerde olan taze bir gelinsin. Neden gece geç saatlere kadar evinden uzak kalıyorsun? Derdin nedir senin? Eğer böyle devam edersen bu yuvayı ayakta tutman zor olacak. Bundan sonra ayağını denk al, kendine çeki düzen ver. Yoksa her şeyi kocana bir mektupla bildiririm."
Bu kinayeli sözler, Sırma'yı daha da tahrik etti. Kaynanasına inat edercesine davranışları giderek daha cesur bir hâl aldı. Gece geç saatlere kadar eve gelmemeye başladı.
Bu arada komşuları olan dul kadının kardeşi ve aynı zamanda askerdeki kocası Bahattin'in köyden arkadaşı sayılan evli barklı Duran, Sırma'nın içindeki bunalımı fark etmişti. "Kurt bulanık havayı sever" sözünü hatırlatırcasına, ona daha fazla yakınlık göstermeye başladı. Sırma'nın dertleriyle ilgileniyor görünerek, ablasının da aracılığıyla onunla yakınlık kurdu. Zamanla bu arkadaşlık ilerledi ve ateşle barut misali, bir gün Sırma kendisini Duran'ın yanında buluverdi.
Ancak bu teslimiyet yalnızca Duran ile sınırlı kalmadı. Köy yerinde dedikodunun yayılmasından çekinen Duran, çoğu zaman Sırma'nın isteklerini çeşitli bahanelerle geri çeviriyordu. Sırma ise buna kırılıyor, onu kıskandırmak amacıyla başka erkeklerle de yakınlık kurmaya çalışıyordu. Bunda, Duran'ın daha önceden bu ilişkiyi arkadaş çevresine duyurmasının da etkisi vardı.
Zamanla Sırma, tehdit ve şantaj yoluyla çeşitli erkeklerden birlikte olma teklifleri almaya başladı. Köyde adı çıkmış, namusu ve iffeti hakkında türlü söylentiler dolaşır olmuştu.
Bu durumu hem hazmedemeyen hem de kıskanan, nefsani arzularını haram yollardan gidermeye alışmış olan Duran ise farklı bir yola başvurdu. Yaşananları Sırma'nın kayınvalidesine anlattı. Gelinin artık kontrolden çıktığını, birlikte olduğu erkeklerin hesabının tutulamayacağını söyleyerek Şerife Kadın'ı doldurdu.
Daha sonra, kayınvalidenin ağzından Sırma'nın askerdeki kocası Bahattin'e bir mektup yazıldı. Bununla da yetinmeyen Duran, yazısını değiştirerek ikinci bir mektup daha kaleme aldı. Bu mektupta kendisini Bahattin'in yakın bir arkadaşı gibi gösteriyor, gördüklerine tahammül edemediği için durumu haber vermek zorunda kaldığını iddia ediyordu. Yazdığı mektubu da bizzat kendisi postaya verdi.
Hem annesinden hem de samimi arkadaşı Duran'dan karısının kötü durumu hakkında haberler alan Bahattin, yörede adet olduğu üzere oturup bir mektup yazdı ve köyüne gönderdi.
Mektubunda şöyle diyordu:
"Anacığım,
Aldığım haberlere bakılırsa karım Sırma yolunu şaşırmış, kötü yollara düşmüş. Bunu ilk duyduğumda inanmak istemedim. Fakat peş peşe gelen haberler üzerine doğru olduğuna kanaat getirdim.
Önce komutanımdan izin alıp köye gitmeyi, onu öldürüp cezamı çekmeyi düşündüm. Ancak sonra böyle biri için hapse girmeye değmeyeceğine karar verdim. Benim teskereme az kaldı, yakında köye döneceğim. Ancak ben gelmeden önce nikâhım altında bulunan o kadın evi terk etsin. İster ana-babasının yanına gitsin, ister başka bir yere. Ben onu burada, arkadaşlarımın da şahitliğiyle boşadım.
Bu mektubu muhtara göster. Eğer sözünü dinlemez ve evden çıkmazsa, muhtar ve ihtiyar heyeti gerekeni yapsın. Ben döndüğümde onu evimde görmek istemiyorum.
Oğlunuz Bahattin.
Selam ve dualarımla."
Mektup köye ulaştığında Bahattin'in yaşlı annesi, yani Sırma'nın hem teyzesi hem de kayınvalidesi olan Şerife Kadın, bu haberi gelinine söylemeye cesaret edemedi. Büyük bir korku ve mahcubiyet içinde mektubu doğruca köy muhtarına götürüp teslim etti.
Muhtar mektubu okuduğunda durumun ciddiyetini anladı. Bunun üzerine ihtiyar heyetiyle birlikte Sırma'nın babasını köy odasına çağırdı. Durumu anlattıktan sonra ona şöyle dedi:
"Arkadaş, sen aslında buna hazırlıklı olmalıydın. Çünkü artık olanları kör gördü, sağır işitti. Atalar boşuna 'Kızını dövmeyen dizini döver.' dememişler. Yarın gel. Heyet olarak oğlanın evine gider, kızına ait ne varsa çıkarırız. Sonra da kızını alıp götürürsün. Bundan sonrası artık sana kalmış. Allah sabır versin. Kimseyi böyle bir imtihanla karşılaştırmasın."
Ertesi gün söylenenler yapıldı. İhtiyar heyeti eşliğinde gidildi, Sırma'nın eşyaları toplandı ve baba evine götürüldü.
Askerdeki kocası Bahattin tarafından bir mektupla boşanan ve köy halkının da yaşananlardan haberdar olmasıyla büyük bir yalnızlığa düşen Sırma, kısa zamanda çevresinin gözünde sahipsiz bir kadın hâline geldi. Köyün bazı erkekleri onu kendi çıkarları için kullanmaya çalışırken, kadınlar da onu küçümsemeye ve dışlamaya başladı.
Bu durumdan yararlanmak isteyen kimi gençler ve çevrenin hovarda takımı, türlü vaatler ve boş sözlerle Sırma'ya yaklaşmaya başladılar. Kimi evlenme sözü veriyor, kimi yardım edeceğini söylüyor, kimi de sahte bir merhamet gösterisiyle ona yakınlaşıyordu. Ancak her biri kendi nefsani arzularını tatmin ettikten sonra onu yalnız bırakıyor, böylece Sırma her seferinde biraz daha derin bir çıkmazın içine sürükleniyordu.
Bu hâl, ailesini ve köyün ileri gelenlerini de rahatsız etmeye başlamıştı. Sonunda onu bulunduğu çevreden uzaklaştırmanın daha doğru olacağını düşündüler. Yakın köylerden birinde yaşayan, yoksul ama kendi hâlinde bir çoban bulundu. Fazla araştırıp soruşturmadan Sırma'yı onunla evlendirmeye karar verdiler.
Böylece Sırma, geride bıraktığı acıları unutacağı umuduyla, hayatının yeni ve bilinmez bir dönemine doğru yola çıktı.
Kırsalda bir söz vardır: "Elmanın iyisini yüke tutarlar, çürüğünü yabana atarlar."
Sırma da artık kendisini böyle hissediyordu. Ancak köyünde yaşananlar, evlendiği yeni köyde de kısa sürede duyuldu. O köyün çapkınları ve hovarda gençleri de onu rahat bırakmadılar. Tehditler, şantajlar ve türlü baskılar arasında Sırma yine bir hata yaptı ve kendisini bir kez daha aynı çıkmazın içinde buldu.
Artık baba evinden ayrılmış olsa da ne yaşlı anne ve babasını ne de ağabeylerini dikkate alıyordu. Köy tabiriyle adeta "boy beyi" gibi yaşıyor, istediği kişiyle gezip dolaşıyor, kiminle düşüp kalktığı bilinmiyordu. Bu gidişattan endişe duyan anne ve babası kahroluyordu. Özellikle annesi bu duruma çok üzülüyor, komşuların arasına çıkamaz, kimsenin yüzüne bakamaz hâle geliyordu.
Birkaç yıl daha bu şekilde yaşadı. Bir yandan nefsine yeniliyor, bir yandan da boşandığı ilk eşine nispet yaptığını sanarak hatadan hataya sürükleniyordu. Zamanla biraz duruldu, aklı başına gelir gibi oldu. Ancak çeşitli sebeplerle kendisini bazı insanların isteklerine boyun eğmek zorunda hissediyor, köyde hakkında çıkan dedikodulara aldırmadan yaşamını sürdürüyordu.
Bir gün annesi yüreğine taş basarak kızını karşısına aldı. Gözyaşları içinde ona uzun uzun nasihat etti. Gittiği yolun iyi bir yol olmadığını anlattı. Eğer birilerinin baskısı altında kalıyorsa isimlerini söylemesini istedi. Hatta gerekirse canı pahasına onların karşısına çıkacağını, yaşlı hâliyle hapse düşmeyi bile göze alabileceğini söyledi.
Annesini dikkatle dinleyen Sırma sonunda:
"Tamam ana. Bundan sonra kimselere gitmeyeceğim. Senin dizinin dibinde oturacağım. Sen ne dersen onu yapacağım." dedi.
İşte bundan kısa bir süre sonra, yabancı bir köyden geçimini çobanlık yaparak sağlayan yoksul bir adam için Sırma'ya dünürcüler geldi.
Yaşlı anne ve baba ne yapacaklarını şaşırdılar. Önce adamı soruşturdular. Gelen giden herkese onun geçmişini, huyunu suyunu sordular. Herkes aynı şeyi söylüyordu:
"Gariban bir adamdır ama dürüsttür. Eşi yıllar önce vefat etmiştir. Çocuğu da yoktur."
Bunun üzerine anne ve babası:
"Olsun. Biz de elimizden geldiğince yardımcı oluruz. Belki bu garip yuva yeniden şenlenir. Allah da bizden razı olur" dediler.
Böylece eşi vefat etmiş, çocuğu olmayan çoban Mehmet'e, Sırma'nın da rızasını alarak olumlu cevap verdiler.
Bir akşam babası kızını karşısına aldı ve şöyle dedi:
"Kızım, varacağın adam öyle yakışıklı biri değil. Ama iyi niyetli, namuslu biri olarak anlatıyorlar. Şimdi sana son kez soruyorum. Eğer gönlün yoksa söyle. Elin adamının başını yakma. İstemiyorsan seni zorlamam. Başka bir nasibini bekleriz. Ama şunu da bil ki artık bizim köyümüzden sana dünürcü çıkmaz."
Sırma başını eğerek cevap verdi:
"Tamam baba. Eski eşimden daha iyi birine benziyor. Razıyım. Hem bu köyden de uzaklaşmış olurum. Allah bir daha yuvamı bozmasın, beni geri göndermesin."
Hazırlıklar yapıldı. Konuşulacaklar konuşuldu, alınacaklar alındı, verilecekler verildi. Büyük bir düğün yapılmadı. Bir gün Mehmet'in köyünden gelen birkaç atlı, Sırma'yı ata bindirip yeni yuvasına götürdü.
Aradan yıllar geçti.
Anne ve babası, "Karlar yağdı, izler örtüldü" diyerek geçmişin geride kaldığını düşünmeye başlamışlardı. Zaman zaman kızlarını ziyaret ediyor, onun da kendilerini ziyaret etmesiyle teselli buluyorlardı.
Sırma ile Mehmet'in evliliğinden üç kız çocuğu dünyaya geldi. İlk yıllarda her şey yolunda görünüyordu.
Fakat bir gün damatları Mehmet çıkıp geldi.
Yüzü kederliydi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Oturur oturmaz içini dökmeye başladı:
"Ana, baba... Kızınızın burada iyi bir geçmişi olmadığını biliyordum. Buna rağmen her şeyi geride bırakıp onu eş olarak kabul ettim. Allah'a sığındım, geçmişini yüzüne vurmadım. Uzun süre de birbirimizden memnunduk. Üç tane kızımız oldu.
Ama ne yazık ki Sırma yine eski alışkanlıklarına dönmeye başladı. Yanlış davranışlarının önüne geçemedim. Çok şey düşündüm. Öfkelendim, kızdım. Hatta bazen kötü şeyler bile geçti aklımdan. Fakat çocuklarımın hatırına kendimi tuttum.
Şimdi sizden yardım istemeye geldim. Eğer sözünüzü dinlerse gelin konuşun. Yok, dinlemeyecekse kızınızı alın götürün. Çünkü ben artık ne yapacağımı bilemiyorum."
Bunları söyledikten sonra ağır adımlarla ayağa kalktı ve köyüne geri döndü.
İhtiyar baba, karısını, kızının yaşadığı köye göndererek olayın iç yüzünü öğrenmesini istedi. Yaşlı kadın günlerce kızının yanında kaldı. Ancak ne kızının davranışlarından tam olarak bir şey anlayabildi ne de onun anlattıklarının ötesine geçebildi. Üstelik Sırma da kendisini savunuyor, hakkında söylenenleri inkâr ediyordu. Bunun üzerine annesi köyüne geri dönerek damadını suçlamaya, kızını ise aklamaya çalıştı.
Fakat köylülerin anlattıklarını dinlememiş, olayların aslını araştırmamıştı.
Bunun üzerine baba kendisi gidip birkaç gün köyde kaldı. İnsanlarla konuştu, anlatılanları dinledi. Duydukları karşısında büyük bir üzüntüye kapıldı. Kızının adı köyde dilden dile dolaşıyor, çoluk çocuk bile onun hakkında konuşuyordu. Hatta bazıları birlikte zaman geçirdiği erkeklerin isimlerini bile sayıyordu.
Yaşlı adam derin bir iç çekerek:
"Demek ki katranı kaynatsan da şeker olmuyormuş" dedi.
Daha sonra damadı Mehmet'i karşısına alıp şöyle konuştu:
"Oğlum, anlaşılan senin söylediklerin doğruymuş. Bundan sonra karar senindir. İstersen evinde tut, istersen benim evime gönder. İstersen birlikte yaşamaya devam et, istersen yollarını ayır. Artık ipler senin elinde.
Atalar ne demiş:
'Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.'
Büyüklerin sözünü dinlemeyenin ıslahı da zordur."
Bu sözleri söyledikten sonra köyüne döndü.
O gece ellerini semaya kaldırarak dua etti:
"Allah'ım, ömrüm geçti. Sana karşı bilerek bir kötülük yaptığımı sanmıyorum. Fakat bana böyle ağır bir imtihan verdin. Eğer kızımın ıslah olması mümkünse onu doğru yola ilet. Değilse kötülüğünü ne kocasına, ne çocuklarına, ne de bizlere bulaştırma. Ya Rabbi, hepimize sabır ver."
Aradan yıllar geçti. Sırma, evlendiği köyde yaklaşık on iki yıl yaşadı. Ancak zamanla geçmişte yaşananlar burada da duyulmaya başladı. Köyde bazı erkeklerin baskıları arttı. Sırma da yine nefsine yenik düştü ve kendisini yeni hataların içinde buldu.
Bir süre sonra köyde gençler ve orta yaşlı erkekler arasında çeşitli tartışmalar, kavgalar ve husumetler baş göstermeye başladı. Köy muhtarlığı duruma el koydu. Sırma'nın babasını çağırıp yaşananları anlattılar ve kızını köyden götürmesini istediler.
Çaresiz kalan baba, bir gece vakti kızını yanına alıp köyüne dönmek üzere yola çıktı. Kimselere görünmeden ilerliyorlardı. Ancak Sırma'nın başka planları vardı.
Yolculuk sırasında babasına:
"Şurada biraz oyalanacağım, sen bekle." dedi.
Yaşlı adam bunu sıradan bir ihtiyaç zannetti. Fakat Sırma karanlığın içinde gözden kayboldu ve geri dönmedi.
Babası sabaha kadar onu aradı. Çevrede dolaştı, seslendi, iz sürdü. Fakat hiçbir sonuç alamadı. Sonunda umudunu yitirerek köyüne geri döndü.
Sırma'nın o gece kiminle buluştuğu, nerede kaldığı hiçbir zaman kesin olarak öğrenilemedi. Soğukların iyice arttığı bir güz gününde, köyün yakınlarındaki kırsal bir bölgede cansız bedeni bulundu.
Olay üzerine şehirden savcı ve doktor geldi. Yapılan incelemeler ve alınan ifadeler sonucunda hazırlanan raporda, aşırı miktarda afyon sakızı tüketmesine bağlı zehirlenme sonucu hayatını kaybettiği belirtildi.
Ancak yıllar boyunca köylüler arasında farklı söylentiler de dolaştı. Bazıları, Sırma'nın kendisinden faydalanan kişiler tarafından öldürüldüğünü ve ölümünün farklı gösterilmeye çalışıldığını iddia etti. Fakat bu iddialar hiçbir zaman kesin olarak doğrulanamadı.
Böylece Sırma'nın çalkantılı hayatı son buldu. Geride üç kız çocuğu, yoksul bir eş ve yıllarca acısını taşıyacak bir aile bıraktı.
Bu olayda babasının duası mı kabul olmuştu, kocasının bedduası mı tutmuştu, yoksa her şey hayatın acı tesadüflerinden mi ibaretti, bunu kimse bilemedi.
Fakat yaşlıların dediği gibi, su testisi sonunda su yolunda kırılmıştı.
Bu yaşanmış hikâyeyi ben büyüklerimden dinledim. Yeni nesiller ibret alsın, insanların yaptığı hataların nelere mal olabileceğini görsün diye kaleme aldım. Allah hiç kimseyi böyle ağır imtihanlarla karşılaştırmasın. Âmin.