Hayat bazı insanlara erken yaşta ağır imtihanlar verir. Ben de daha çocuk denecek yaşlarda, yoklukla, hastalıkla ve çaresizlikle tanıştım. Bu zorlu yıllarda ailemin yaşadığı sıkıntılar, özellikle de babamın uzun süren hastalığı, hayatımın yönünü ve insanlara bakışımı derinden etkiledi. İşte tam da bu yüzden, hayatım boyunca karşıma çıkan ve bize umut olan doktorların yerini hiçbir zaman unutmadım. Onları çok seviyorum. Hepsinden önemlisi Rabbimizden gelecek şifaya aracılık yapıyorlar.
Daha henüz aklım ermeye başladığı yıllarda rahmetli babacığımda uzun yıllar süreceğine şahit olduğumuz bir müzmin hastalıkla başladık hayata. Allah’a binlerce şükürler olsun, yaşlılık dönemimizde bize de bir doktor torun nasip etti.
Sene 1952. Kırsalda o yılların işleri zor, gelir kıt, makineleşme yok. İşimiz tarım ve malcılık. Tarım ilkel metotlarla yapılıyor; öküzlerle tarla süreceksin, ekini orakla biçeceksin. Merkeplerle harmana çekeceksin. Harmanda günlerce düğen sürüp gedavet rüzgârını bekleyip harmanı savurup ürünü eve getireceksin. İşler çok zor; gıda kıt, giyim desen zaten az. Harman sonu dağlardan günlerce merkeplerle malların yardımcı kış yiyeceği için meşe yaprağı ve kışlık yakacak odun taşıyıp evlere biriktirmek; dağ işlerinden sonra zaman olursa bostanlarda yetişen soğan, patates gibi kışlık yiyecekleri evlere getirmek… Yani köylülerin tabiri ile: “İte evlenmek yok, köylüye dinlenmek yok.”
Evimizde bütün bu zor işlerin üstesinden gelmeye çalışan cefakâr anacığım; hem 3 çocuğuna (sonra 5 olduk) bakacak, kocasının sürekli hastalıktan akıntısı olan yerlerine bez tutacak, onları günlük yıkayıp kurutacak, yenileyecek bir cesur yiğit kadın. Yılın 6 ayı evimizde, 6 ayı sıra alınabilirse hastanelerde yatarak yaşam sürdüren bir babamız var.
Merhum babamızın hastalığı neydi, kısaca bahsedeyim. Daha 4 yaşında babasından yetim kalan babam, merhum iki büyük ağabeyi ve anası ile kalmış. 6-7 yaşlarında büyük ağabeyi ile bir tarlayı sulamaya giderler. Ağası babama “Şurayı yap, su kaçmasın” der. Zaten çocuk olan babam kumsal olan yeri bir türlü bağlayamaz ve “Ağa, ben burayı yapamadım, bel ile sen yapıver” der ama yapmak için yüzü koyun eğilmiştir. Ağası haberi yokken ardından gelir, “Niye yapmadın?” diye belin keskin yerini çocuk babamın kalça ile bel arasına darbe indirir. Babacığım ırmağın içine düşer. Ağası bırakıp gider. Bir müddet sonra gelir, bakar; kardeşi yatıyor, öldü zannedip merkebin sırtına heybe gibi yükleyip köye getirir.
Rahmetli goca anam (babaannem) komşulara koşar: “Yetişin komşular, katil ağası Osman’ımı öldürmüş!” diye bağırır. Köyün büyükleri toplanır. Neden sonra babamda yaşam belirtisi görülür, zamanla iyileşir. Ama o bel darbesi vücutta büyük hasar yapmıştır. Askerlik çağına gelince belirtileri olan hastalıktan dolayı askeri hastaneye yatırılır ve askerlik yapamaz diye çürük çıkarılır. Bundan sonra artık hastalık sürekli hâl alır.
Köyde adı Maççalı Osman. (Maçça; insanların böyle cerahat akıntılı işleyen hastalığına denir. At, eşek gibi hayvanlarda olan bu hastalığa köylüler “teççe” derdi.) Köylülerin çoğu babama ihtiyaçlı idi. O yıllarda okuma yazma bilen az; mektup yazılacak, senet yapılacak, arzuhal gibi dilekçeler yazılacak… Bunları babam iyi yapardı. Sürekli de evde olunca kimseyi kırmaz, işlerini yapardı ama yine köylüler ardından “Maççalı Osman” derlerdi. Biz çocukları bu
sözden rahatsız olurduk. Babam, “Olsun desinler guzum, ben hastayım da ondan derler” diye hoş karşılardı.
Bir espri yapardı: Bizim köyle Bedel diye bir ağa varmış. Her ihtiyacı olana yardım edermiş. Herkes “Bedel ağa” dermiş. Sonra da ardından “kıllı Bedel” derlermiş. Adam kızmaz: “Ülen gidiler, işiniz bitinceye kadar Bedel ağa; işiniz bitti mi kıllı Bedel! Öyle sizi nankörler sizi!” dermiş der, bizi güldürürdü.
Köyümüzde babamın samimi olduğu, tüfek tamiri yapan sevdiği bir adam vardı: Garavukçu Mehmet emmi. Hastalanmış, hastanede yatmış, iyileşip gelmiş diye duyduk. Babam, “Guzum, Mehmet emmin hastaneden gelmiş, bana yardımcı ol da geçmiş olsuna gidelim” dedi. Gittik, ziyaret ettik. Laf arasında babam: “Yahu Mehmet ağa, İzmir’de hastanede yatıp şifa bulmuşsun, sen oralara nasıl gittin maşallah?” dedi.
Mehmet emmi şöyle dedi: “Osman, benim oğlan Apalak (Abdullah) askerdeydi. Benim hastalığımı duyup komutanından izin almış, geldi beni İzmir’e götürdü. Bir gün bir köylümüzde misafir kaldık. Ertesi gün araştırmış, beni bir hastaneye götürdü. Sıra almak, muayene olmak mümkün mü? Aynı gün o gece hastanenin bahçesinde sabahladık. Çocuk erkenden sıraya girdi, geri geldi üzgündü. ‘Ne oldu oğlum?’ dedim. ‘Baba, sıra alamadım’ dedi. O arada beklerken hastanede bir hareketlilik oldu. Kalabalık, güzel giyimli insanlar… Bir adam bize doğru geliyor. Oğlum asker elbiseli olunca onunla konuşmaya başladı. Sonra bir sedye geldi, beni direkt muayeneye aldılar, hastaneye yatırdılar. Bir ay kadar yattım, şifa buldum, geldik şükür.”
Babam: “Çok şükür ağa” dedi. “O Apalak’la görüşen adam kimmiş?” “Haa işte o, Demokrat Partisi’nin Sağlık Bakanı Doktor Ekrem Hayri Üstündağ imiş. O gün hastaneyi teftişe gelmiş. Bizi oğlanla bahçede görünce, oğlan da asker kıyafetli olduğu için bize yardımcı oldu. Allah’ın yardımı işte Osman. O adam oğlana kartını vermiş, ‘Hastane işlerinde bunu göster’ demiş. Yakında oğlan gelecek, belki sana da bir yardımı olur” dedi.
Bir ay kadar sonra Apalak ağam gelmiş. Babası bize göndermiş: “Oğlum, Osman ağan hasta. Ona bir ziyarete git. Eğer yardım edebilirsen uğraş. Biliyorsun ben Osman’ı çok severim, ailesi zor durumda” demiş. Abdullah ağam merhum bir gün bize geldi. Babamın durumunu sordu ve: “Ağa, ben yakında yine gideceğim. Önce kart ile Eğirdir Kemik Hastanesine müracaat edeyim, olmazsa İstanbul Baltalimanı’na bakayım” dedi.
Babam, vardan yoktan on lira ayarladı, benimle Apalak ağama gönderdi. “Guzum, oğlan askerden geldi, eli dar olur. Zaten Eğirdir’de inecek, vasıta değiştirecek. Az ama idare etsin, selam söyle” dedi. Gittim, parayı verip babamın selamını söyledim. Parayı almak istemedi ama ben bırakıp geldim.
Bir ay kadar sonra Apalak ağamdan bir mektup geldi: “Osman ağa, sana 3 ay sonrasına Eğirdir Kemik Hastanesinden sıra aldım. Tarih şu… O gün orada ol, seni yatıracaklar.” diyordu. Dünyalar bizim oldu. Sevindik.
İzmir’den gelen bir köylümüz ile Eğirdir’e gitti. Bir gün önce varmış. Orada çok eski bir otelci olan Hüseyin ağa ile tanışmış. O adamın otelinde bir gece kalmış. Ertesi sabah Hüseyin emmi merhum, bir at arabası ile babamı hastaneye göndermiş. Orada üç ay kadar yattı, iyileşmiş olarak geldi evimize.
Ama bu hastalık içten tedavi olmayınca belindeki o çürük kemikler yine iltihap yaptı. Altı ay geçmeden babam yine kalçasında, kasıklarında 8-10 yerinde akıntılar oluşarak zayıf düşüp yatalak oldu.
Tabii hastalığı köyde duyuldu. Apalak ağam bir köye gelişinde babamı ziyaret etti. “Ağa, ben bir daha bakayım. Başka bir hastaneye yatıralım, ameliyat ol” dedi, gitti.
Bu arada Apalak ağam bu durumu bana şöyle anlattı: “O kartı veren sağlık bakanı görevden ayrılmış. Ben Ankara’dayım. Ziyaretine gidip teşekkür edeyim dedim. Bakanlığa gittim, sordum, makamını gösterdiler. Girdim, baktım benim tanıdığım adam değil. Şaşkınlığımı atıp, ‘Efendim özür dilerim, ben Hayri Üstündağ Bakanımı aramıştım’ deyince, ‘O bakanlığı bıraktı, ben bakan oldum delikanlı. Derdin nedir?’ dedi. Ben durumu anlatınca, ‘Sen böyle iyilik yaparsan hastalara ben de sana yardımcı olurum’ dedi. Ben yeni Sağlık Bakanı Doktor Behçet Uz’um dedi ve Osman ağama İstanbul Baltalimanı Hastanesinden bir ay sonraya sıra aldı. Bana da kendi kartını verip, ‘Bundan sonra bu kart işine yarar oğlum’ dedi. Makamından ayrıldım. Osman ağam gibi çok insanlara yardımım oldu, İsmail yeğenim” derdi rahmetli.
Tabii bu arada babamın bir ay sonraya İstanbul Baltalimanı Sanatoryumu için sıra numarası Apalak ağamdan geldi. Ama hem sevinç hem de hüzün sardı bizi. Babam o tarihte İstanbul’a nasıl gidecekti? Yatalak hasta idi.
Köyümüzden babam gilin çok yakın komşusu Seyit Topal ailecek İstanbul’a göçmüşlerdi. Babam Seyit ağasına acele durumu anlatan mektup yazıp bir gidenle gönderdi. Kısa zamanda Seyit emmi merhumdan cevap geldi: “Osman, sen hiç meraklanma. Ben oğlum Mevlüt’ü gönderip seni aldıracağım, köyden getirip hastaneye yatırırız” diyordu.
Ve öyle de oldu. Mevlüt ağam o tarihten iki gün önce köye geldi. Dedesi gilde bir gece kalıp, ertesi gün babamı aldı. Binbir meşakkatle İstanbul’a götürüp hastaneye yatırdılar. Bir hayli de orada kalıp yine köye iyi olarak döndü. Ama zalim hastalık peşini bırakmadı, yine eski duruma geldi.
Artık ben de okul sonrası aile bütçemize katkı yapmak için 3 yıl köyün ortak malları olan sığırlara çobanlık yaptıktan sonra. 15. yaşıma girdim. İzmir’e çalışmaya gittim. Birkaç işyerinden sonra iki köylümün çalıştığı Eşrefpaşa’da Rıfat Aydınç’ın içkili aşevinde işbaşı yaptım. Kısa zamanda hem patronum Rıfat abi hem de müşteriler ve yöre esnafları arasında çok sevildim.
Bu arada köye gidip gelenlerden veya mektup ile babam gille haberleşiyorum.
Bir akşam mekâna güzel giyimli bir adam geldi. Herkes ona çok ilgi gösteriyor, “Hoş geldin Doktor Ali” diye sevgi gösteriyorlardı. Genç adam biraz alkol alıp gitti. Ben patronuma, “Bu adam kim ağabey?” diye sordum. “İsmail, bu Demokrat Parti Milletvekili Selahaddin Akçiçek’in kardeşi, Eğirdir Hastanesi başhekimi Ali Akçiçek, mahallemizin çocuğu” deyince bende şafak attı. Bizim için çok uzak olan Eğirdir Hastanesine yakın oluyordum.
Hemen babamın durumunu Rıfat abiye anlattım. Çok ilgilendi. Ertesi sabah bana doktorun Bayramyeri’ndeki evini tarif ederek oraya gönderdi. “Ali abi, Rıfat abim önemli bir konu için seninle görüşmek istiyor” deyip gel dedi.
Hemen söylenen evi biliyordum. Koşarak gidip durumu Ali abiye söyledim. “Demek ki Rıfat abi seviliyormuş” dedi. Biraz sonra Ali abi geldi. Rıfat abi, “Ali, bu İsmail benim işçim değil, üçüncü oğlum gibi. Bunun derdini bir dinle” dedi.
Ben kısaca babamın durumunu özetledim. Ali abi Rıfat abiye döndü: “Abi, sen İsmail’e birkaç gün izin ver. Babasını Eğirdir’e hastaneye getirsin. Hasta benim hastam, gerekeni yaparım” deyip İzmir’den ayrıldı. Bana da: “Gelince beni bul hastanede İsmail, gerisi bana ait” dedi.
Rıfat abi hemen “Hazırlan, bu akşam git. Babana gerekeni yap, işine gel” dedi. Hemen garaja gidip Konya’ya bilet aldım, geldim. Rıfat abi cebime fazlaca harçlık da verdi.
Bir güz mevsimi idi. Köye geldim. Babamı hazırladım. Köyde vasıta yoktu. Köyden tuttuğum komşumuzun at arabası ile 18 km uzakta olan nahiyemiz Hatunsaray’a geldik. Geç kalmışız, otobüsler gitmiş. Yatalak hasta babam ile köyün ortasında kaldık.
Babamı ahır kılıklı kapalı bir yere koyup sokakta şaşkın dolaşırken bir genç abi yanıma yaklaştı. Ne aradığımı sordu. Durumu izah edince “Bize gidelim” dedi. “Babam yatalak hasta” deyip gösterdim. Adam gitti, zamanın vasıtası olan at arabası ile geldi. Babamı arabaya bindirdik, köyün kıyısında bir eve geldik.
Babam ev sahipleri ile kaynaştı. “Burada böyle iyi insanlar da varmış. Allah razı olsun. Siz buralı değilsiniz sanırım?” dedi. Onlar da “Yok, biz Detse’liyiz. Buraya göçüp geldik” dediler.
O gece babamın çok dua ettiği evde kaldık. Ertesi gün otobüs ile Konya’ya geldik. Eski garajdan Eğirdir için bilet aldık. Akşama yakın Eğirdir’e geldik.
Babamın elinden hiç bırakmadığı bez ile sarılı sepette ne olduğunu sordum. “Guzum, otelci Hüseyin ağaya elli kadar saman ile beslediğim yumurta koydum” dedi. “Baba, biz otelde para ile yatacağız. Yumurtaları Hüseyin ağaya değil, seni hastaneye alacak Doktor Ali abiye verelim” dedim. “Sen bilirsin guzum” dedi.
İşte Anadolu insanı buydu. Bütün çaresizliğe rağmen gideceği yere, ahiret bile olsa, hediye ile gitmeyi tercih ediyordu.
O gece otelde kaldık. Otelci Hüseyin ağa da bize ilgi gösterdi. Şehrin hastaneye giden yol üzerindeki doktorun yazıhanesini tarif etti. Babam otelde dururken ben erkenden gittim. “Operatör Doktor Ali Akçiçek” yazan yerin önünde yarım saatten fazla bekledim. Ali abi geldi. Bana, “Geldin mi İsmail, hasta nerede?” dedi. “Göl Oteli’nde abi, seninle görüşeyim diye babamı getirmedim” dedim.
Hemen şoförünü çağırdı: “Cipi çalıştır, oteldeki hastayı al, hastaneye götür, sonra da gel beni al” dedi. Hemen babamı otelden aldık. Geçerken yumurtalı sepeti Ali abiye bıraktık. Babacığım çok zorluklar çektiğinden hastaneye böyle arabayla götürülmesinde sanki rüya görüyor gibiydi. 16 yaşındaki oğlunun bunları nasıl başardığına inanamıyordu.
Hastanenin bahçesi ana baba günüydü. Her yerde acıyla kıvranan hastalar, başlarında yakınları telaş ve heyecanla bekleşiyordu. Doktor Ali Bey’in hastaneye gelişi ile heyecan daha da arttı. Muayene başladı. Herkes aylardır sıra beklemişti o anı yaşamak için.
İki hasta muayenesinden sonra “Osman Detseli” diye muayeneye çağrıldık. İçeri girdik. Ben bir kenarda beklerken Ali abi babamı hafiften azarlayarak: “Devlet sizleri sağlığa kavuşturup gönderir, dikkat etmez, tekrar hasta olursunuz. İnsan biraz da kendinin doktoru olmalı” dedi.
Sonunda “yatış” dendi. Bu ifade hastalar için bayram etmek gibiydi. Hemen babamı verilen yere götürdü hastabakıcılar. Ben havlu, tıraş takımı gibi ihtiyaçları alıyordum ki Doktor Ali abi seslendi: “İsmail, sen hiç burada bekleme. Ben o ihtiyaçları hallederim. Sen bilet bul, hemen İzmir’e dön. Rıfat abi çabuk gelsin dedi diye uyardı beni.”
Babam bu durumdan hayli etkilenmiş olacak ki bana sarılıp: “Guzummm, gara İsmail’im, bu dostlukları nasıl kazandın? Toprağı avuçla, altın bul” deyip dua etti. Beni el sallayarak uğurladı.
Babam burada iki ay kadar yattı ve Ali abinin ilgisi ile başarılı bir ameliyat geçirdi. Babamın her durumundan haftalık İzmir’e gelen Ali abiden haber alıyordum. Ben de bir defa ameliyat sonrası gidip geldim yanına.
Babamın tedavisi devam ederken Doktor Ali abinin ifadesine göre en az iki ay yüzükoyun kum torbası altında yatması gerekirmiş. Çürük kemiklerin yerine eklenen yeni kemiklerin uyum sağlaması için. Ama tedavi çok mükemmelmiş. Sadece beli fazla eğilmeyecek, oturup kalkmada elleri ile yardımcı olması gerekecekmiş.
Bu sevinci yaşarken köyden anacığımın bu çileli hayattaki zorluklar karşısında daha fazla dayanamayıp ani gelen bir hastalık haberi, beni ve ailemizi acıya boğdu. Doktor Ali abiye durumu anlattım. Tedaviyi kısa kesti, dikkat etmesi gerekenleri söyleyip babamı taburcu etti.
Babamla kısa süreliğine köye geldik. Anacığım… O günün doktorları teşhis koyamadılar. Ancak şimdi anladığım ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları doktorlarının verdiği bilgilere göre beyne pıhtı atmış. Ölümcül değil ama iş yapma, bilgi ve yeteneklerini yitirdiği söylendi.
Eski derdinden şifa bulan babam bu sefer anacığımın derdi ile ilgilendi.
Altı yaşında hasta olan babam 1973 yılında ellili yaşlarda, anacığım da 1982’de altmışlı yaşlarında Hakk’ın rahmetine kavuştular.
Allah bütün rahmeti Rahman’a kavuşan aile büyüklerimize rahmet eylesin.
Bu yaşananların hepsi bana bir gerçeği öğretti: Doktorluk sadece bir meslek değildir. Bir insanın hayatına dokunmak, bir aileyi yeniden ayağa kaldırmak, çaresizliğin içinde umut olabilmektir. Bizim hayatımıza dokunan doktorlar, sadece hastalıkları tedavi etmediler; umutsuzluğumuzu aldılar, yerine umut verdiler. Bazen bir muayene, bazen bir ameliyat, bazen de bir ilgi ve şefkatle bir ömrü değiştirdiler. Bu yüzden ben doktorları sadece bilgileriyle değil, yürekleriyle de büyük insanlar olarak gördüm. Allah hepsinden razı olsun; emekleri, fedakârlıkları ve insanlıkları hiçbir zaman unutulmayacak… Selam ve dua ile…