Dedemin Nüktedanlıkları - I

İsmail Detseli

Rahmetli annemin babası dedem 1894 doğumlu, 1976'da vefat etti. Hem cami hocası idi hem de çok nüktedan, hoş sohbet, herkesi sohbette güldüren bir kişi idi. O çok güldüren dedemi biz de gülerek rahmetle analım.

***

Ana dona basma…

Rahmetli anne dedem çok değişik karakterli, nüktedan bir adamdı. Onun anlatımlarından ve yaşarken yetiştiğim bazı nüktedanlıklarından bahsedeceğim.

Dedem merhum, nüfus kayıtlarında 1315 Rumi, 1899 Miladi olarak kayıt yapılmış. Ancak o yıllarda çoğu çocukların nüfusa tam kayıt edilmediğinden bahseden dedem, "Ben 1310/1894'lüyüm." derdi.

Çocukluk anılarını anlatırken babasının ikinci hanımı Sümbül Emini'nden doğan üçüncü çocuğu imiş. Ninem Sümbül Emini, gözleri biraz arızalı olduğu için köylüler Kör Emin derlermiş.

Zamanın fakirlik yılları... Evlerde değişik elbisesi olan aile çok az. Onun için analar çocukların kirli elbiselerini gece yıkar, sabaha kurutur, tekrar giydirirmiş.

Bizim köyde çamaşırları yıkamak için bol sulu dere çay kenarları veya özel çamaşırlık olarak anılan Keten Gölü, Söğütlü veya Aynacı yeri gibi yerlere giderdi analarımız. O gün akşama kadar geysi yur (çamaşır yıkama).

Nineciğim rahmetli sabah erkence dere kenarına gitmiş, çamaşır yıkayacak. Önce çocukların çamaşırını yıkar, bahçe araları tenha olunca onlar çamaşır kuruyuncaya kadar dere suyunda, ağaçların başında elbisenin kurumasını beklermiş.

Dedem çocuklukta da nüktedan ya... Anası donunu (pantolon) yıkamış. Dedem çıplak, hemen yanındaki ceviz ağacının tepesine çıkmış, aşağıyı seyrediyor.

Bu arada nineciğim donu serdiği yerin civarında işi icabı gezerken dedem yukarıdan seslenir:

— Anaa, dona basma.

— Basmam guzum, korkma.

Yine dedem seslenir:

— Ana, dona basma.

Bunu birkaç kez tekrar edince

Artık kadının canına tak eder:

— Al çıplak, al çıplak...

diye donu çiğneyiverir.

Dedem cevizin tepesinde bir müddet daha donun kurumasını bekler.

***

Parmaklarım perde arıyor

Dedem gençliğinde biraz hoyrat büyümüş, gözü arızalı olduğu için. Saz çalmayı aşık ali denen köylümüzden bellemiş nasılsa gençlikte esip savurmuş.

Aradan zaman geçmiş. Medrese okuyan ağabeylerinin de teşviki ile dağlarda köyün sığırını gütmek için çoban olmuş.

Bu arada civarda nam salmış Evliyatekke köylü, Konya ve İstanbul gibi büyük şehirlerde okuyup bizim köye yerleşmiş olan Abbas Hoca, Kilistra'da talebe okutmaya başlamış. Yıl 1915'ler.

Dedem bunda da başarılı olmuş. Hatta bir gün okula gelip aldığı dersleri dağlarda ezber ederek başarılı bir talebe olmuş. Okul sonu teftişe gelen Müsevitler de dedeme hocalık icazeti vermişler.

Dedem resmen hoca olmuş. Bazı civar köylerde görev almış. O köylerden birinde bir düğüne davet edilmişler. Yatsı namazı sonrası düğüne birkaç cemaatle gitmişler. Saatler ilerledikçe sazlar kurulmuş, müzik coşmuş. Dedemi bir titreme almış. Yanındaki arkadaşı:

— Ne oldu Mevlit Efendi?

Deyince:

— Kalk gardaşım, biz burayı terk edelim. Parmaklarım perde arıyor.

deyip düğün evini terk etmiş.

Hörküşten kes beş kilo, Yörük ağam.

Göçerler bizim köylere bahar aylarında çok gelir. Bazen kısa, bazen de uzunca, mevsime göre mallarını yayarlardı.

Gelen Yörüklerden birinin canı gibi sevdiği devesi hastalanıp ölmüş. Köye ilan edilmiş: Deve eti satın almak isteyen ciğer yerine gitsin; bir göçerin devesi ölmüş, etinden parasıyla alıp yesinler diye.

İlk önce dedem gitmiş. Bakmış, Yörük beyi üzgün, ağlıyor.

Dedem onu şöyle teselli etmiş:

— Üzülme Yörük ağası. Deve ölmüş, ölenin ardından ölünmez. Bize Etçi Sümbüller derler bu köyde. Bana hörküşten (devenin yağlı yeri) kes beş kilo et kes al, paranı unut; gayrı ağlamayı.

deyivermiş.

***

Al şu elli lirayı, terk et çabuk burayı. Dostunla ye, potunla ye!

Dedem İzmir'e göçüp gitmiş. Ben hatırlamıyorum. Anneannem Hafize (ilk hanımı) öldükten sonra Seydişehir Kozlu Köyü'nden Ayşe adında bir hanım alıp gelmiş köye. Ben o ninemi hatırlıyorum. O da İzmir'de vefat etmiş.

Rivayete göre orada (İzmir de) iki hanım almış. Birinden hiç bahsetmezdi ama birinin hâlinden şöyle bir mevzu ederdi. İlk geldiği gecenin sabahı dedem işe gidecek, yeni hanımına:

— Cüzdanını ver, içime harçlık koyacağım.

Hanım cüzdanı vermek istememiş. Dedem şüphelenip zorlamış. Bakmış, içerisinde bir fotoğraf var.

— Bu kim?

Kadın:

— Oğlum.

Dedem bakmış ki oğlu olacak biri değil.

— Kadın, ben senden daha büyüğüm. Benim bu yaşta oğlum kızım yok. Sen bir sahtekârsın, bizim eve ve bana yaramazsın. Al şu elli lirayı, çabuk terk et burayı; dostunla ye, postunla ye pis garı, deyip evden kovuvermiş.

Bunları kendisi gülerek bizlere anlatırdı.

1954 yılında dedem İzmir'den köye geldi. Maddi durumu da iyi idi bizlere göre. Kozlu’lu eşinden kalan iki oğlu (beri benimle yaşıttı) ile gelip bizim eve yerleşti. Kendi evi vardı ama hem evinde göçebe olarak oturan bir aile vardı hem de hanımı olmayınca anacığıma güvenip bizde bir müddet kaldı.

Komşuların da teşviki ile köyden bir hanım ile tekrar evlenmeye karar verdi. Ama anacığım evveliyatını ahlakını bildiği için o kadınla evlenmesini istemedi. Ama anacığıma kızdı, bağırıp çağırdı. Anacığım da:

— Sen bilirsin baba. Sonunu pekiyi görmüyorum bu işin, diyerek razı oldu.

Razı olmayı da istedi anacığım. Evimizde her ne kadar baba kız olsa da evlatlar arasında geçim zorlaşıyordu.

Dedemin çocukları biri dokuz, biri de yedi yaşlarında. Köy işi bilmezler. Dedem bir iş yapmak ister, beni yanında götürür, beni gücümden fazla iş ile ezerdi. Ben de gelip anacığıma ağlardım.

Marşal yardımı var o yıllarda, bize de verilir. O yardımdan dedem İzmir'den getirdiği özel bir ocakta Amerikan süt tozundan süt kaynatır, çocuklarına içirir; bize yok. Başka inek ve ya koyun keçimizde yok süte hasretiz.

Anacığım o ata ezikliği ile babasına bir şey diyemez, bize çaresizce bakıp gizli gizli ağlardı.

Neyse, dedem köyden Ayşe isminde o hanımla evlendi ve evine gitti. Çocukları birkaç gün daha bizde kaldılar, onlar da gitti.

Dedem artık köylü olmuş, mahalle mescidine hoca durmuş, evine bir de merkep almıştı. Bu köyde merkep elzemdi.

Anacığım Bilge'nin dediği zuhur etti. Cicim ayları geçince dedemin ev düzeni bozuldu. Daha önce evliliğinden çocuğu olmamış olan analık önce İzmirli çocukları istemedi, evden kovaladı. Büyük olan tekrar İzmir'e kaçıp gitti, küçük olan da başka bir aileye oğlak kuzu çobanı verildi.

Anacığım gidip:

— Yapma anacığım, tatlı geçinin babamla.

Diye ikaz edince bizleri de evine almaz oldu.

Dedem çaresiz bir gece bize gelince şöyle demişti anama:

— Kızım Meryem, ben delilik zamanlarımda annen Hafize'nin kıymetini bilmedim. Ona çok eza cefa ettim. O da bana şöyle demişti:

"Naha herif, ben öleyim de sen de bu dünyada avrat irezili (rezil) ol." diye intizar etmişti. Onun intizarı tuttu.

(Devamı haftaya)

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.