Çoban Ahmat – II

İsmail Detseli

Geçen hafta başlayan hikaye devam ediyor…

Aradan birkaç gün geçer Kara Hasan Ahmet’in anası Hatice kadına “Haydi Hacca aba şu hayırlı işin arası soğumadan Üssüyün ağayı bir daha yoklayalım” der.

Hatice, “Hasan bakale gardaşım başka birkaç adama daha söölesek de birlikte galabalık getsek olur mu acep ne dersin?”

Gara Hasan’ın suratı biraz daha kararır ve der ki “Haydi gadın yörü gidelim biz yeteriz bütün köylüyü mü yığacan adamın evine? Üssüyün ağa öyle şatafatı pek hazzetmez ben bilirim huyunu.”

Hatice Abla Kara Hasan ve hanımı perşembeyi cumaya bağlayacak akşamı seçip akşam yemekleri yendikten el ayak ortalıktan çekildikten sonra varırlar kız evine kapıyı çalarlar. Kapıyı evin kızı açar. Bu durumu gören Hatice ablanın keyfi yerine gelir. Çünkü bu durum alışılmadık bir şeydir bu iyiliğe kızın verileceğine işarettir. Yine oturulur selam kelam derken Kara Hasan sözü alır,

“Ağa biz gene geldik bize diyeceğiniz sözünüz hayrolur inşallah.”

Hüseyin ağa uzunca bir düşündükten sonra,

“Bakale Gara Hasan, bunları çoban fakır diye belki horlayan olur amma ben de öyle bir gururlanma yok. Allah gururu kibri böyüklenmeyi sevmez. Yiğit anadan cıplak doğar, sonra Rabbim onu donatır yüce Allah bunları da donatsın inşallah. Kızımız bizim canımız amma Allahın emri el aşı savuracak. Gülerse yüzü var ağlarsa gözü var, dedik Allah’a havale ettik verdik gitti gızımızı Çoban Ahmad’a” der.

Herkes ser sevinç olur ve galın sağlıcakla deyip kalkıp gelirler evlerine. Hatice kadının bir korkusu daha vardır o da Hüseyin ağanın kızı için isteyeceği ziynettir. Ama Kara Hasan,

“Korkma gadın o senin durumunu bilir mala mülke çok önem vermez bizi üzmez” der. Ve Kara’nın dediği çıkar ziynet gonuşulurken Hüseyin ağa der ki: “Hacca gadın, sizin durumunuz zayıf. Bunu ben bilirim, senin gönlünden ne koparsa gücün neye yeterse onu bana bildir geri eksik galanı ben tamamlarım gorkma.”

Hatice kadın sevincinden ağlayacak gibi olur. Hüseyin ağa onun ağlamaklı olduğunu görünce,

“Yoook Hacca gadın güleceksin, gaynana heç ağlar mı canım” der ve yapılacak bütün eşyaları ve ziyneti beraberce hiçbir dedikoduya meydan vermeden, kaş karargınlığı yapmadan, ele güne laf düşürmeden yaparlar güzel bir köy düğünü ile Fatma ve Ahmet’i evlendirirler.

Bunca iyilik karşısında Çoban Ahmet kayınpederi ve kaynanasına ve eşine çok hürmetkar bir insan olup onların bu kadar iyiliklerini karşılıksız bırakmaz.

Böyle geçinip giderlerken hak vaki olur Hüseyin ağa vefat eder. Bir oğlu vardır babasının arkasından bir hastalığa tutulur, iki çocuk bir eş bırakıp o da kısa zaman içerisinde vefat ediverir. Koca variyetli Hüseyin ağanın hanımı Halime kadın iki torunla birde genç dul gelin ihtiyar halinde yalnız aç biilaç kalakalırlar.

Yıllar kurak gider tarlalarda ekin olmaz buğday çıkmaz zaten Halime kadının tarlasını ekin ekip dikip hasat edecek kimsesi yoktur. Çoban damadı ise eşi Fatmayla çok mutludur, yine çobanlığına devam etmektedir. O yılın sanki kurak geçeceğini yılların tecrübelerinden bilen Çoban Ahmet sürü çobanı duracakken muhtarlıkta şöyle bir şart koşar köylülere:

“Komşular ben bu yıl gayrı çobanlık yapmayacaktım, emme muhtar ağa ısrar etti onun hatırına yine davarlarınızı güdeceğim. Ancak davar başı verilecek hak’ın (davar başı gütme ücreti) yarısını almayacağım. Herkes malının sayısına göre bana iki mal karşılığına bir gün azık katacak. Azığına ne katacağız derseniz evinizde ne bulunursa sizler ne yerseniz bana ayrıcalık yapın, demem. Bulunandan katın, ben ona razıyım” der.

Bu teklif köylüler tarafından da muhtar tarafından da çok takdirle karşılanır. Ama muhtar bunun sonu çok iyi değil gibi köylüler “Bu Çoban Ahmat var ya sanki ermiş gibi bir adam yaşantımıza dikkat edelim bu yıl hasat galdırmakta zorlanacak gibiyiz” der ve o yaz dedikleri gibi kurak ve verimsiz gelir.

Ekinler istenen randımanda olmaz. Meyve sebze deseniz hakeza… İnsanlar bırak çobana azık katmayı, evinde yiyecek bulamaz hale gelir. Ama mal canın yongası, dağlarda gezip mallarını güden Çoban Ahmet’in azığını da ele güne karşı ayıplanacak diyerek evde bulunandan katıp azığını hazır eder. Sırası gelen, Ahmet’in kayınpederinin evinde derseniz ayrı bir hüzün ve yokluk yaşanmakta. İki dul kadın biri kaynanası Halime kadın zaten yaşı çok ilerlemiş diğeri ise genç gelin, kocası ölünce dul kalmış ne kadar çalışıp çabalasa da iki kişi kendileri iki de çocuk geçim pek zordur.

Çoban Ahmet, bu durumun farkında azığına köylüler tarafından katılan azıktaki ekmeklerden artırıp yaz sıcağında küflenip kokmasın diye taşların ağaçların başında ekmekleri kurutuyor akşam köye geldiğinde o kuru ekmekleri kayınvalidesine götürüp bırakıyor. O eli mahir kadın da o ekmekleri sert bir cisimle ufak lokmalar halinde ezerek biraz da bulgur koyup ekmekli pilav yapıyor. Torunlarının gelininin ve kendisinin karınlarını doyuruyor. Günler böyle geçerken bir komşu kadın Ahmet’in kaynanası gile hal hatır sormaya geliyor.

Halime Abla “Gıy gücenmeyin ne olur, kendi zor durumumuzdan sizlerin halını hatırını varınızı yoğunuzu soramadık ne haldasınız, nasıl geçiniyorsunuz iki mağsım (masum, sabi) çocukla ne yiyip ne içersiniz diye uğrayıp bir sorayım dedim” derken, Halime gadın,

“Çok şükür yüce Rabbimize iyi kötü var yok geçinip gideriz gardaşım, Allah hepinizden razı olsun hele hele Çoban Ahmadım’dan bin gat daha fazla razı olsun. O olmasaydı ne olurdu halımız? Bu duaya şaşıran komşu kadın

“Ahmet ne yapıyor da Halime aba?” der.

“Neler yapmıyor ki yavrum bizim evimizin ekmek ihtiyacını o garşılaayor. Ben de o kuru yarı ekmeklerden çocuklara ekmekli pilav yapıp yediriyorum.”

Komşu kadın, ekmek evine (mutfak) girip bakar ki her şey yerli yerinde ocakta pilav kaynıyor, dumanı mis gibi tütüyor. Kadın Halime abladan müsaade isteyip besmele çekip bir kaşık pilav alıyor, ocaktaki tencereden yiyor,

“Amanın Allah’ım bu nasıl bir lezzet nasıl bir tat görülmemiş. Allah bu pilava bir ayrıcalık vermiş” deyip müsaade alıyor. Giderken,

“Aahh Halime aba benim bu kafalarımı taşlara vurup ezmeli” diyor.

“Neden gıy delendin mi yoksa ne oldu da ezecen kafanı?

“Ne olacak bu Ahmadın anası benim Ferdane’ye dünür olduydu da fakırlar diye gapıdan govdum eve goymadıydım. Görün mü şu asaleti görün mü şu Ahmat’daki sahaveti” deyince, Halime kadın içinden Ayete’l-kürsiyi ve daha birçok bildiği duaları okuyup damadı Çoban Ahmet’e nazar değmesin diye. Allah’a yalvarırken ölmüş kocası Hüseyin ağa için çok dua ederek, rahmetli Hüseyin ağanın hem ileri görüşü hem de Allah’a tevekkül edip kızını Ahmet’e Hanım olarak verişinin bereketini ve yardımını gördüğünün farkına varıp kendisinin zamanında yaptığı hatayı düşündü. Çoban Ahmet ve eşi, Allaha binlerce dua edip yaşamlarının sonuna kadar mutlu olmuşlar.

Şimdi insanlarımız dünür gelene “Evin var mı? Araban var mı? Maaşın var mı? Sigortalı işin var mı? Evini ayrı mı döşeyeceksin? Kaynana ile mi oturacaksın?” benzeri sorarlar da, “Dinin, imanın var mı? Namaza abdeste ne kadar bağlısın?” diye sormaz. Acınacak haldeyiz okurlarım. Neyse onlar ermiş muradına biz de alalım aklımızı başımıza…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.