Kırık çıkık ustaları, bundan 60-70 yıl önceleri hatta 40 yıl öncesine kadar bile çok meşhurdu. Bulunabilirse bugünlerde de o eli mahir insanların hala rağbet gördükleri söylenebilir.
Bizim dağ köylerinde insanlar işlerin genelini kendi güçleri ile gördüklerinden el ve ayak kırıklarına çok maruz kalırlardı. Ormandan odun toplamak, hayvan ve insan gücü ile çift sürmek, tarlada bahçede kazma kürekle çalışmak, insanları çok yıpratır, halsiz mecalsiz bırakır, gücü yetmeyen veya dengesizlikten düşenlerin vücudunda kırılmalar, bacak, kol bel oynaklarında çıkmalar meydana gelirdi.
Usta, kırılan yere göre, tahtadan yaptığı seyik (kırık yeri koruması için etrafına sarılan tahta veya sert Mukavva kağıtlardı) denen parçaları hazırlayıp kırık olan kemikleri el yordamı ile -ama tabi ki bilerek- yerine koyar, kırığı önce bir tuzsuz tereyağlı bez ile sarar üzerine de seyikleri sıralardı. O seyik denen düzenli tahtaların kenarlarında açtığı kertiklerden ipi takarak, genellikle yünden yapılmış olan bir ip ile sarar ve iyileşmesi için beklemeye bırakır, bir iki gün ara ile de kontrol ederdi. Sarılan kırık mahal şişmeye başladı mı yerine kaynamakta olduğunun işareti idi. Burada dikkat edilen en önemli şey, sargının üzerine sarılan ipin mutlaka yün olmasıydı. Çünkü yün ipi esnemeye müsaitti, başka ipler esneklik vermediği için şişen kırık yerin kan dolaşımı sağlanamazdı, iyileşme de gecikirdi.
Bir darbe sonucu veya başka sebeplerden dolayı kol, parmak, omuz, bel gibi yerlerde çıkma olmuş ise o sınıkçılar için bunu onarmak daha da basitti. Çıkık çekmede, her ustanın kendisine has çeşitli yöntemleri vardı. Mesela bel çıkılarında, beli çıkmış olan kimsenin ense tarafına usta kişi otururdu. Ayakucu tarafına da ayakları birbirine dayanır vaziyette bir başkasını oturttuktan sonra usta, hastanın belini bir bez ile bağlayıp, ense ile çeneden tuttuğu bedeni asılmak sureti ile çıkık belin yerine gelmesi sağlanırdı. Bu tür bel çekimlerini yapanların acemi usta olmaları tehlike arz ettiğinden ikinci bir yöntem uygulanırdı. Ustalar bu durumda hasta olan adamı yüz üstü yatırırdı. Belini yukarı doğru biraz kaldırtıp, hastanın farkına vardırmadan, üzerinde ani bir refleksli hareket yaptırıp çıkık belin yerine gelmesini sağlardı
Diğer omuz, kol, bilek ve parmak çıkıklarında da çeşitli yöntemler uygulanıp insanların ıstırapları dindirilirdi. Bunlar da çok aranan ilaçsız doktorlardandı. Biraz da bu ustaların uyguladığı çekme işlemlerinden gördüklerimi anlatayım.
Omuz çıkıklarında, oynağın aşağı doğru mu yukarı doğru mu çıkış yaptığı usta tarafından tespit edildikten sonra, usta kolu kendine doğru çeker, kolun ya üstünden ya da koltuk altından attığı ani bir yumruk darbesiyle çıkık oynağı yerine getiriverirdi. Ustalar, bilek ve dirseklerdeki çıkıklarda ise kolun kendine has yöntemle asılarak yerine gelmesini sağlar, sonra hastadan kolunu tekrar oynatmasını ister, hastanın yaptığı hareketin neticesinde kolun yerine geldiğine kanaat getirirdi.
Bu çıkıklardan en zor olanı ve ustayı uğraştıranı ise ayak tarak kısmının çıkması idi. “En zor yerine getirilen çıkık, vücutta ayak taraklarındaki çıkıklardır. Buralarda, tarak gibi oynaklar olduğundan zor olur” derdi ustalar. Bu gibi çıkıkların onarılmasında usta, tarağı çıkık ayağın parmaklara yakın olan yerine, oklava biçiminde yuvarlak bir değnek yerleştirerek, ayağın ön kısmının kalkık durmasını sağladıktan sonra, çıkık tarağın olduğu kısmı elinin ayası ile kuvvetlice ovalar, sonra da ayakta duran hastanın yanına dikilir ve topuğunu çıkık tarağın üzerine önce hafifçe basardı. Usta çeşitli sözlerle hastayı oyalayıp kendini sıkmamasını
sağladıktan sonra, ayağının topuğunu çıkık tarağın üzerine ani bir hareketle kuvvetlice basar böylece oklava üzerinde askıda duran çıkık tarak yerine gelirdi. Bazen burası zor kaynar, tekrar tekrar çıkma durumları çok olurdu. Onun için hastalara da ayağını yere çekinmeden kuvvetle basması önerilirdi. Bunlar da ustaların cesaretli olması sayesinde olurdu. Yoksa canı acıyan hastaya acıma hissi ile davransalar, bu işte başarılı olamazlardı.
Eskiden köylerde uygulanan bu tür tedavilerde çoğunlukla randıman alınırdı. Bu kırık çıkık olayları benim birçok kere başıma gelmiştir. Hep bu ustalardan şifa buldum, onların sayesinde iyileştim ama şimdi artık bu işleri köylerde de pek bilen de yok sanırım.
Köylerde kırık ve çıkık ustaları da çoktu. Bizim köyümüzde de bu işlerden anlayan birkaç kadın ve erkekten söz edebiliriz. Aralarında birisi vardı ki, ustaların ustası idi. Bu rahmetli adam, bizim oralarda ve Konya’nın kaza, kasaba, hatta köylerinde nam yaptığı gibi Konya dışından da akın akın insanlar ona gelir, dertlerine derman ararlar ve şifa bulurlardı. Adı geçen merhum İsmail Ayhan’a, Kumrallı Durmuş’un İsmail ya da Kumrallı Hacı Topal derlerdi. Kumrallı Kırıkçı Hacı İsmail diyen de olurdu.
Merhum Hacı İsmail amcanın kendine has tedavi usulleri vardı. Bel çekiminde birkaç çeşit usul takip eder, kadına karşı ayrı, çocuğa karşı ayrı, erkekler için ayrı bir usulü vardı. Normal konuşurken çok mütevazi, iyi ve tatlı olan adam, mesleğini icra ederken gayet sert ve gaddar idi. Bir gün, bu durumu sorduğumda bana “Beni kötü tanırlar sert tanırlar ama ben öyle bildikleri gibi birisi değilim. Fakat benim yaptığım iş gaddarlık ve sertlik ister, cesaret ister. Eğer gaddar ve cesaretli olmaz isem, zaten acı çekmekte olan insanın kırık veya çıkığını sararken onun ıstırabından ağlamasından etkilenirsem mesleğimi icra edemem” derdi. Benim vücudum da bacak ve kol kırıklarından, çıkıklarından dolayı rahmetli İsmail amca tarafından birkaç tamir geçirmiştir.
Bu tür işleri genelde malcılık yapanlar ya da dağda çoban olup davar ve sığırla uğraşanlar yapar derlerdi. Çünkü dağlarda malların bacak kırılmalarında bir parça bez ve iki üç parça düzlenmiş tahta parçası ile sarıverirler oda kaynar giderdi. Hacı İsmail amcanın ustalığı bilime dayalı idi. O bu mesleği nasıl öğrendiğini şöyle anlatmıştı bana, 1960’lı yıllarda bir sohbetimizde. “Alaman harbiydi. (İkinci dünya harbinden bahsediyordu). Tam kırk sekiz kişiydik. Adana’da bir tabip albayın nezaretine verdiler. 44 ay, günde 16 saat insan vücudu ve kemiği üzerine ders gördük ‘insan vücudunda bir santimlik kırık kemiği arayıp bulabilecek kadar dikkatliyim ve bulurum. İnsan vücudunda kaç oynak var, kafa da kaç oynak var, vücudun kemik yapısı nasıl, hepsini bilirim’ demişti. Çünkü yaptığı kırık çıkıklardan hiç yanlış olan, sıhhate kavuşmayan insan olmazdı.
Ona “Maldan mı öğrendin bu ustalığı”, diye kazara bir soran olursa ona hadi len, zındık sen, ananın kucağında yatırken ben albay dayağı yiyerek bu mesleği öğrendim” diye cevabını verirdi. Merhumun Konya Devlet Hastanesi doktorlarından da çok tanıdığı ve sohbet ettiği vardı.
Rahmetli ile daha evvel de sohbetimiz çoktu ama 70’li yıllardan sonra daha da samimi olduk. Nedeni ise Kumrallı köyü, bizim köyün mahallesi idi. Gökyurt köyüne de 4-5 kilometre kadar mesafedeydi. Ben Kumrallı’dan evlendiğim için bana “enişte” derdi. Benim sohbetimi sever, ben de onun sohbetinden haz alırdım.
Öyle ustalıklı işler yapardı ki, hastanelerde kesilmesine karar verilen kırıkları bile tedavi ettiği vaki idi. Bizzat ben bunlara şahit oldum.
Yine rahmetlinin bana anlattıklarından: “Bir gün hacdan geldim, yaşım 60’larda. Köyün kıyısında arık (ırgın) yani davara uymayan kuzuları otlatıyordum. Yabancı bir çocuğun elinden tutup geldiği bir adam gördüm. Bana doğru geldiler “Sınıkçı İsmail’i tanır mısın?” diye beni sordular. “Tanırım amma köyde yok, belki birazdan gelir” dedim. Oturduk kendimi bildirmeden evime getirdim. Adam Hatay’dan gelmiş âmâ bir Arap. Gelenlerin bir arızası kırık veya çıkığı olduğunu vücut yapısından anlarım meslek icabı. Bu misafirin de sanırım sağ omzundan kolu ya çıkık ya da kırıktı. Çıkık olması muhtemeldi, çünkü kırık olsa bu kadar rahat olamazdı.
Adamı çok diplomat gördüğüm için eve gelince sordum: ‘Hacı dünyada üç şey varmış acele edilecek, bunlardan bana haber verir misin, sen bilirsin?’ Âmâ Arap, ‘Evet, bir ölüyü acele kaldıracaksın, iki gelini acele getireceksin, üç misafire acele yemek ikram edeceksin, işte bunlar acele edilmesi gerekenler’ dedi. Ben ‘Öyle ise biz birini kazandık, size bir yemek yedireyim’ deyince ‘Vallahi bizim karnımız tok, sen sordun ben söyledim’ dedi. “Peki, çay yapsam içer misiniz?” diye bir teklifte bulundum. Elini şakağına götürüp düşündü ve ‘Hacı yoksa hiç, varsa üç, çoksa, iç Allahım iç’ dedi. Ben de çok demli bir çay yaptım, bir bardak ben içtim, bir bardak misafir çocuğa verdim tam dokuz bardak çayı da âmâ araba döktüm. ‘Nasıl olmuş yeter mi bir daha demleyeyim mi?’ diye sordum. ‘Yok, sağ ol, eh kafam biraz yerine geldi’ dedi.
Çıkıkçının ben olduğumu belli etmeden ‘O usta gelmeyecek galiba gecikti, ben de biraz anlarım, kolunuza bir bakayım mı?’ diye sorunca ‘Senin konuşmalarında bir ustalık var, istersen bir bak’ dedi. Sağ kolu omuzdan çıkık görünüyordu. Kolunu hafifçe yukarı kaldırıp koltuk altından bir yumrukla çıkık kolu yerine getirdim. ‘Hadi kolunu bir kaldır başına doğru bakalım’ dedim, kolunu rahatça başına götürürken ‘Anladım sen ustasın hem de Hacı İsmail efendisin, Allah senden razı olsun, amma bende para yoktur’ deyiverdi. Geldiği yerde benim çok para aldığımı söyleyerek korkutmuşlar, o yüzden böyle söylemişti.
İsmail usta ile ilgili hatıraları ve onun anlattıklarını yazmak istesem, herhalde sayfalar yetmez. Anlattığı çok ilginç bir olayı daha aktaracağım.
1950’li yıllar… Isparta’dan yüksek rütbeli bir şahıs Konya’ya Topal İsmail’in ustalığını duyup gelmiş. Meğer eşinin bir rahatsızlığı varmış. İsmail ağaya “Seni Isparta’ya özel götürüp getireceğim. Benim hanım belinden rahatsız, çaresini bulamadık”, demiş. İsmail ağa da “500 lira vereceksin, öyle giderim” demiş adamı savmak için, ancak adam kabul etmiş. Bir jip ile götürmüşler Isparta’ya, iki katlı güzel bir villada oturuyormuş adam. Karısının beli çıkmış. “İşimiz gayet kolay olacak” diye sevinmiş İsmail Usta ve hasta olan hanımı başlamış tekdir etmeye “Yatak rahat, her istediğin emrine geliyor, kalk bakayım ayağa” deyince kadın “Kalkamam” diye itiraz etmiş. İsmail ağa kocasına dönmüş “Benim çeşitli bel çekme usullerim var, darılmak kızmak yok” deyince adam, “Yok ağa kızmam, yalnız hanıma eziyet etme” demiş. İsmail ağa yine çıkışmış hanıma “Kalk kalk yukarı kata çıkacaksın burası havasız, biraz da orada yat belini çektikten sonra” demiş. “Haydi, oğlanlar, annenizi kollarından tutun çıkarın” demiş İsmail ağa. İki delikanlı kadının kollarına girmişler, yukarı kata çıkmak için merdivenlere getirmişler. Kadın da çok nazlı ve nazikmiş. Kadın ve çocuklar olacaklardan habersiz yukarıya doğru çıkarken, İsmail Usta kadının arkasından aniden bir el hareketi yapmış, kadın can havliyle kendisini yukarı doğru çekince olduğu yere yığılıvermiş. Usta oğullarına “Ananızı yavaşça odaya getirin ve sert bir zemine yatırın” demiş. Denileni yapmış çocuklar. Yarım saat yatınca kadın, Usta “Kalk yavaşça doğrul” demiş, kadın doğrulmuş. O gün İsmail ağa orada misafir olmuş. Ertesi gün, kadına durumunu sormuşlar. Kadın çok iyi olduğunu ve rahatladığını
söyleyince kocası şaka ile karışık “Yahu usta Konya’da söyleseydin de o hareketi biz yapsak, sen de buraya kadar zahmet etmesen olmaz mıydı” demiş. Usta “olmaaz” demiş ve “Ustalık burada belli olur” diye devam etmiş. Konya’ya gelirler usta jipi Kızılay’ın önüne çektirir, o şahıstan beş yüz lirayı alır. Kızılay’a makbuz karşılığı bağış yapar, adam da Isparta’ya döner.
Şu kıssayı da anlatmadan geçemeyeceğim. Bir amele, ustasını kadı efendiye şikâyet eder. “Efendim ben ustadan fazla çalışıyorum o benden fazla para alıyor ustayım diye. Bu ustadan şikayetçiyim” der. Kadı efendi “Bana beş tane yumurta getirin” der. Getirirler “Oğlum şu yumurtaları birbiri üstüne koy, düşürmeden durdur” der. Adam bir hay- li uğraşır ama ne mümkün durduramaz ve hepsini kırar. “Sen kenarda dur” der Kadı. Amele kenara çekilir. Ustayı çağırır “Sen niye bundan fazla para alıyorsun” der? Usta “Efendim ben mahirim ustayım, o amele, herkes hakkını alacak” der.
Kadı 5 yumurta daha ister bu sefer ustaya “Al şu yumurtaları üst üste durdur” der. Usta yumurtaları alır, Kadı efendinin yanında duran sobadan biraz kül çıkarır. Su testisinden biraz su döker, külü çamur yapar, yumurtaları o çamurla üst üste dizer. Kadı ameleye döner “İkinizin arasındaki farkı gördün mü” der? Amele de “Gördüm efendim, özür dilerim” der ve gider. İşte maharet, ustalık böyle olur.
Dedim ya bizim köylerde her şeyin ustası vardı, olmak zorunda idi. Büyük köydü, her şeyi o zamanın zorluğunda başkalarından temin etmek kolay değildi. Nalbant vardı, at ve eşeklerin hatta öküzlerin ayaklarına nal çakardı. Semerci vardı, merkeplere atlara katırlara semer dikerdi. Kalaycı vardı, bakır kapları kalaylardı. Dokumacılar vardı, çuval, kilim dokur, hayvanlara kolan ve paldım (semere bağlanan tutacaklar) dokur, bunları genelde annelerimiz yapardı. Saraç vardı, kundura tamircisi vardı. Hani bir söz vardır atalarda, kurda sormuşlar, “Neden senin boynun çok kalın?” diye, “Ben kendi işimi kendim yaparım da ondan” diye cevap vermiş. Onun gibi bir zamanlar köylerde herkes kendi işini kendisi yapardı. Şimdi herkes birilerinden medet bekliyor işin hep kolayına kaçıyor.
Ben, eskiden beri tecrübeli, mesleğinin erbabı adamlarla, büyüklerle çok sohbet ederdim. Onlardan çok şey öğrendim. İyi de yapmışım. Şimdi onlardan dinlediğim çok kıymetli bilgileri sizinle paylaşıyorum. Yılın nasıl geçeceğine dair bir sohbette merhum büyüklerim tecrübeleriyle yağmurun yağışını şöyle anlatıyorlardı:
Gece yağar gündüz açılır ise yıl düzgün
Gündüz yağar gece açılırsa yıl bozgun
Evde, herif söyler avrat dinlerse ev düzgün
Avrat söyler herif dinlerse ev bozgun
Benim gördüklerime ve tecrübelerimle edindiklerime göre bu sözler çok doğru ve akılda kalacak sözlerdi. Yine bir evdeki yaşam halinin nasıl olacağına dair yine eskilerden bir güzel söz:
Bir evde sabah heriften önce kalkarsa avrat
Bir işi buyurmadan yaparsa evlat
Dehh demeden yürür ise altındaki at
Düğün senin evinde ne yapacaksın başka düğünü, gir oyna çık oyna
Eğer sabahleyin heriften sonra yataktan kalkarsa avrat
İşi buyurduğun halde bir türlü yapmazsa evlat
Dehh diye mahmuzladıkça yürümez ise altındaki at
Ölü işte senin evinde, ne yapacaksın ölü evini, gir ağla çık ağla
Bir köşe başına otururdu ihtiyarlar. O zaman para kıt, paket tütün alıp içmek hayli zor. Kaçak tütün ekerler, tarlaların gizli yerlerine onun yapraklarını incecik kıyarlar, tütünü dabakaya doldururlar, bol bol içerler o da terbiye edilmemiş olduğu için tuhaf tuhaf kokardı. Birbirlerine şöyle sitemkâr ve alaylı takılırlardı azıcık zengin olup da paket tütün içenler, “Gine tekesi tekesi kokuyon bırakıvırmadın şu gırık tütünü, sen de hay len beee” deyince öbürü lafın altında kalmamak için “Oğlum” veya yaşına göre “Gardaşım, bu dünyadan tat almak için benim gibi olacan” derdi. “Nasıl yani?” diye sorarsanız “Dakım erik tütün, gırık-avrat da yörük olursa adama bu dünyada ölüm olmaz, demiş atalarımız heç duymadın mı sen garam” deyiverirlerdi. Ne hoş, ne güzel sohbetlerdi, Allah’ım. Yokluklu ama ne kadar sevecen insanlardı onlar.