Komşunu Tanımadığın Bir Dünyada, Evin Kime Satılacağı Kimin Meselesi?

Emrah Akbaş

Bir zamanlar Konya’da bir evin satışı, yalnızca satıcıyla alıcı arasında yapılan bir anlaşma değildi. Komşunun da söz hakkı vardı. Peki biz mülkiyet özgürlüğünü büyütürken mahalle olma duygusundan neleri kaybettik?

Bir sabah uyandınız ve yan komşunuzun evini sattığını öğrendiniz. Kime mi? Hiç tanımadığınız birine. Belki geceleri yüksek sesle müzik dinleyen, apartmanın huzurunu hiçe sayan birine… Belki de kapınızı çalıp hâlinizi hatırınızı soracak, mahallenin yeni sakini olmaya çalışacak birine. Bilmiyorsunuz. Çünkü satış tamamlanmış, karar verilmiş, anahtar el değiştirmiştir.

Bugün bu durum bize son derece olağan geliyor. Ev sizin, karar sizin. Alıcı parasını verir, satıcı kabul eder ve işlem tamamlanır. Peki ya evin satılması, yalnızca iki insanın meselesi değilse? Ya o evin yeni sahibinin kim olacağı, çevresinde yaşayan insanların hayatını da ilgilendiriyorsa?

Bu soru, bizi bugünün apartmanlarından alıp yüzyıllar öncesinin Konya sokaklarına götürüyor.

Konya’da komşuluk, hukukun da meselesiydi

Şufa hakkı, yani ön alım hakkı.

En basit hâliyle şufa, belirli şartlar altında satılan bir taşınmazı, kanunun öncelik tanıdığı kişilerin aynı satış bedeli üzerinden satın alabilmesiydi. Osmanlı hukukunda bu öncelik, yalnızca mülkte hissesi bulunan kişilerle sınırlı değildi. Hanefi hukuk anlayışı, belirli koşullarda ortak hak sahiplerine ve bitişik komşulara da bu imkânı tanıyordu.

Burada asıl mesele, komşuya bir iyilik yapılmasından ibaret değildi. Mesele, mülkiyetin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğiydi.

Bugün bir evi satın aldığımızda tapuda adımız yazar. Duvarlarımız, bahçemiz, kapımız bizimdir. Fakat hayatımız, tapunun çizdiği sınırlar içinde kalmaz. Yan dairenin gürültüsü uykumuzu, komşunun ihmali güvenliğimizi, sokağa taşan bir anlaşmazlık gündelik huzurumuzu etkiler. Yani mülkiyet bireysel olsa da sonuçları çoğu zaman toplumsaldır.

Osmanlı’nın şufa anlayışı, işte bu görünmez bağı hukukun konusu hâline getiriyordu.

Her komşu eşit değildi

Elbette Osmanlı Konya’sında bir ev satıldığında bütün mahallelinin sıraya girip teklif verme hakkı yoktu. Hanefi hukukunda belirli bir öncelik sırası bulunuyordu.

İlk sırada mülkte pay sahibi olanlar, ikinci sırada satılan taşınmazla ortak yol veya su gibi haklar üzerinden bağlantısı bulunanlar, üçüncü sırada ise bitişik komşular yer alıyordu. Dolayısıyla yalnızca aynı sokakta yaşamak, herkesten önce satın alma hakkı kazanmak anlamına gelmiyordu.

Bu sıralama bize önemli bir ayrıntıyı gösteriyor. Hukuk, insanları yalnızca evlerinin konumuna göre değil, mülkle kurdukları hukuki ilişkiye göre de değerlendiriyordu.

Hakkın varsa bile geç kalamazsın

Şufa hakkının belki de en çarpıcı tarafı, onu kullanmak isteyen kişiden beklenen hızdı.

Satış haberini aldınız diyelim. “Bir düşüneyim, paramı ayarlayayım, haftaya mahkemeye giderim” deme lüksünüz yoktu. Hukuki usule göre hakkınızı derhâl talep ettiğinizi göstermeniz gerekiyordu. Bu ilk talep, taleb-i muvâsebe olarak anılıyordu. Ardından hakkın tanıklıklarla ortaya konması ve dava yoluyla ileri sürülmesi gibi aşamalar geliyordu.

Buradaki mantık açıktı. Şufa hakkı, satıcının mülkünü dilediğine satma özgürlüğünü sınırlıyordu. Komşuya tanınan ayrıcalığın süresiz bir belirsizliğe dönüşmesi, ticareti aksatabilirdi. Bu nedenle hak, hızlı ve usulüne uygun biçimde kullanılmalıydı.

Elbette bu sistem kusursuz değildi. Öncelik sırası, sıkı süreler ve hukuki usuller, hakkın kullanılmasını zorlaştırabiliyordu. Parası olmayan bir komşu da sırf öncelik hakkına sahip diye evi satın alamıyordu. Hukuk, toplumsal ilişkilere alan açsa da ekonomik gerçekleri ortadan kaldıramıyordu.

Peki biz neyi kaybettik?

Bugün bir evin satışında komşuların önceliği olması gerektiğini savunmak zorunda değiliz. Yüzyıllar öncesinin hukuk düzenini bugüne olduğu gibi taşımak da mümkün değil. Bireysel mülkiyet özgürlüğünün, ekonomik güvenliğin ve serbestçe sözleşme yapabilmenin neden önemli olduğunu biliyoruz.

Ancak geçmişin bize bıraktığı soru hâlâ yerinde duruyor. Bir ev gerçekten yalnızca dört duvar ve bir tapudan mı ibarettir?

Modern şehirlerde aynı binada yıllarca yaşayıp birbirimizin adını öğrenemiyoruz. Asansörde göz göze gelmemek için telefonumuza bakıyor, kapımızın önünden geçen insanları tanımıyoruz. Sonra da mahalle kültürünün neden kaybolduğunu soruyoruz.

Belki de sorun, eskiden herkesin birbirini tanıması, bugünün ise bütünüyle yanlış olması değil. Sorun, ortak yaşamın gerektirdiği sorumlulukları giderek daha az hatırlamamız.

Osmanlı Konya’sındaki şufa hakkı, komşuluğu romantik bir hatıraya dönüştürmeden önce onun hukuki ve toplumsal bir mesele olarak görülebildiğini hatırlatıyor. Mülkiyetin yalnızca bireysel bir hak değil, başkalarının hayatına dokunan bir güç olduğunu gösteriyor.

Bir sonraki gün sokağınızda bir satılık ilanı gördüğünüzde kendinize şu soruyu sorun. O evin yeni sahibi kim olacak?

Belki de daha önemlisi şu: Bir evi satarken yalnızca bir mülkü mü el değiştiriyoruz, yoksa farkında olmadan bir mahallenin geleceğini de mi belirliyoruz?

Çünkü bazen bir mahallenin huzuru, tapuda yazmayan ama herkesin hayatına dokunan bağlarda saklıdır.

Kaynak

Akbaş, E. (2025). Şufa Hakkının Mülkiyet Hakkı Üzerindeki Sınırlayıcı Rolü: Konya Örneği. Konya Araştırmaları Dergisi, 2, 83-98.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.