İyi bir insan olmak üzerine düşündüğümde aklıma ilk gelen şey, başkalarına nasıl davrandığımızdan çok, onlara iyi davranabilmek için kendimizden ne kadar vazgeçtiğimiz oluyor. Birini kırmamak için sustuğumuz, bir başkasının işi görülsün diye kendi işlerimizi ertelediğimiz, aslında istemediğimiz hâlde sırf yanlış anlaşılmamak için kabul ettiğimiz kaç şey var hayatımızda? Bazen yalnızca iyi biri olarak kalabilmek için kendi öfkemizi bastırıyor, haklı olduğumuz hâlde geri çekiliyor, istemediğimiz şeylere razı oluyoruz. Üstelik bunları çoğu zaman bir kayıp olarak değil, olması gereken davranışlar olarak görüyoruz. Çünkü birini kırmak, bencil olmak ya da başkasının derdine kayıtsız kalmak kolayca eleştirilirken kendimizden vazgeçmenin bedeli pek konuşulmuyor. Peki, bir davranışın iyi olması için her zaman kendimizden mi vermemiz gerekiyor?
Küçüklüğümüzden itibaren paylaşmanın, yardım etmenin, anlayışlı olmanın ve insanları kırmamanın önemini öğreniyoruz. Bunların yanlış olduğunu düşünmüyorum. Aksine, birlikte yaşayabilmenin temelinde birbirimizi gözetmek olduğuna inanıyorum. Ancak bu değerlerin zamanla nasıl bir beklentiye dönüştüğünü sorgulamaya başladım. Başkalarını düşünmekle kendini düşünmek neden çoğu zaman birbirinin karşıtıymış gibi sunuluyor? Bir insan hem başkalarının iyiliğini isteyip hem de kendi sınırlarını koruyamaz mı? Neden birinden bir şey esirgemediğimizde iyi, kendimiz için bir şey talep ettiğimizde bencil oluyoruz? Sanki iyi niyetli olmak, kendi ihtiyaçlarımızı geri plana atmayı da beraberinde getirmek zorundaymış gibi.
Sorun, iyilik yapmanın kendisinde değil, iyiliğin ne anlama geldiğine dair geliştirdiğimiz anlayışta. Çünkü iyi insan olmak, zamanla yalnızca kötü niyetli olmamakla değil, başkalarının ihtiyaçlarına ne ölçüde karşılık verebildiğimizle ölçülmeye başlanıyor. Bir sorun varsa çözmek, birinin yardıma ihtiyacı varsa koşmak, bir anlaşmazlık yaşanıyorsa alttan almak… Bunları yapabilen insanlar takdir ediliyor. Fakat bu davranışların arkasındaki yorgunluk, isteksizlik ya da kişinin kendi hayatında vermek zorunda kaldığı mücadele çoğu zaman görünmüyor. İyilik gösterildiğinde takdir edilen insan, bir süre sonra aynı iyiliği göstermekle yükümlü tutulabiliyor. Böylece iyi olmak, insanın kendi isteğiyle yaptığı bir şey olmaktan çıkıp çevresinin ondan beklediği bir özelliğe dönüşüyor.
İşin trajikomik yanı bazen insanın kötü biri olarak kabul edilmesinin, iyi biri olarak kabul edilmesinden daha kolay olması. Dünyamız yeterince kirli ve yozlaşmışken kötü biri olmak, mutsuz olmak bu dünyada yapılacak en kolay şey. Dünyanın da bizden beklentisi bu. Ancak bu yozlaşmışlığın içerisinde umut yeşertmek, mutlu kalmak, iyi kalmak bir mücadele getirir. Zaten bu mücadele içerisinde bir çabayla yapmak istediğimiz iyilikler bir süre sonra da gerekliliğe dönüştüğünde sırta ayrı bir yük gibi gelir. Kendi sorumluluklarımı en iyi şekilde yaparım. Fakat çevremde bunu yapmayanlar vardır. Onlar olduğu gibi kalır ve yapmadıkları da bana yüklenir. İyilik olsun diye onları da yaparsın. Bu bir olur sonra iki olur, artık o da senin sorumluluğuna dönüşür ve yapmadığın iyiliğin hesabını verirken bulursun kendini
Bazen ben de bencil olmak istiyorum. Her şeyi anlamaya çalışmadan, herkesi düşünmeden, birilerinin ne hissedeceğini hesaplamadan yalnızca kendim için bir şey yapmak istiyorum. Çünkü insan sürekli iyi kalmaya çalışırken, kötülüğün değil ama umursamazlığın özgürlüğünü kıskanabiliyor. Kimseye yetişmek, kimseyi anlamak, her şeyi telafi etmek zorunda olmadan yaşamak… Belki de bazen bencil olmak istemem, kötü biri olmayı arzuladığımdan değil; üzerime yüklenen sorumluluklardan yorulduğumdandır.
Bir insanın iyi olması, sevilmesi, kendinden ne kadar vazgeçmesini gerektirir? Belki de asıl soru şudur: Başkalarına iyi davranabilmek için kendimize kötü davranmak zorunda olduğumuza ne zaman inandık?