MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, belediye başkanlarının katılımıyla düzenlenen iftar programında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
MHP lideri Bahçeli'nin konuşmalarından öne çıkan başlıklar şöyle:
"KISACASI DÜNYA, ESKİ KAVRAMLAR AÇIKLANAMAYACAK; ESKİ EZBERLERLE YÖNETİLEMEYECEK RADİKAL BİR KIRILMA EŞİĞİNE GELMİŞTİR"
Haritalar yerinde duruyor gibi görünse de haritaların arkasındaki kudret terazisi derin mahfiller tarafından yeniden kurulmaktadır. Devletler aynı sınırlarla tanımlanıyor ve anılıyor olsa da güvenlik kuşakları yer yer daralmakta, yer yer genişlemekte ve yer yer de kırılmaktadır.
Kısacası dünya, eski kavramlar açıklanamayacak; eski ezberlerle yönetilemeyecek radikal bir kırılma eşiğine gelmiştir. Bu kırılma, yalnız birkaç bölgesel gerilimin toplamı değildir; Ortadoğu'dan Avrasya'ya oradan Pasifik'e uzanan geniş bir hatta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, devletlerin iç dayanıklılığının sınandığı ve yeni bir jeopolitik düzenin ağır ağır şekillendiği tarihî bir eşi·ktir.
Türkiye'nin önünde duran mesele de tam olarak budur. Bu sarsıntılı çağın kenarında bekleyen bir seyirci mi olunacaktır, yoksa devlet aklıyla yönünü tayin eden, iç cephesini tahkim eden ve bölgesel denklemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelen bir ülke mi olunacaktır.
Tarihin ileride kayıt altına alacağı günleri yaşarken; bizler, bu sorunun cevabını aramak ve Türkiye'nin hangi istikamette yürümesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymak durumundayız.
"BUGÜN TAM DA BÖYLESİ BİR EŞİĞİN İÇİNDEYİZ"
Tarih bazen ağır ağır ilerler; devletler ve toplumlar değişimin farkına varmadan uzun dönemler geçirir. Bazen de asırların biriktirdiği gerilim birkaç yılın, birkaç ayın, hatta birkaç haftanın içine sıkışır ve dünya bir anda hızlanmış bir zamanın içine girer. Bugün tam da böylesi bir eşiğin içindeyiz.
Gazze'de yaşanan insanlık dramı, Lübnan sahasında derinleşen kırılma, İran merkezli gün geçtikçe kontrolden çıkarak tırmanan savaş hali, Suriye ve Irak zeminindeki kırılganlık, Ukrayna–Rusya savaşının Avrupa güvenlik mimarisini sarsan etkisi, Afganistan'dan Pakistan'a uzanan istikrarsızlık hattı, Çin ile Hindistan sahasındaki makro ve mikro stratejik rekabet; bunların hiçbiri birbirinden kopuk ve tesadüfi hadiseler değildir. Aksine, Avrasya'dan Ortadoğu'ya uzanan geniş bir kuşakta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, güvenlik kuşaklarının yeniden çizildiği ve küresel düzenin yeni bir geometri kazandığı büyük bir hesaplaşmanın farklı cepheleridir.
"TESADÜFİ HADİSELER DEĞİLDİR"
Bu nedenle hadiseleri yalnız ekrana yansıyan görüntülerle, gündelik sıcak haber diliyle veya askeri misillemelerin yüzeysel kronolojisiyle okumak yeterli değildir. Meselenin derininde enerji hatlarını ve ticaret koridorlarını kontrol etme mücadelesi, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı, vekâlet ağları üzerinden yürüyen rekabet, mezhebi ve etnik fay hatlarının stratejik biçimde harekete geçirilmesi ve nihayetinde küresel güç mimarisinin yeni bir dizilişe doğru evrilmesi bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa'nın dile getirdiği şu ikaz, bugün yaşadığımız çalkantılı dönemde ayrıca kıymet kazanmaktadır: "Karar vermek için acele etmeyiniz; fakat karar verdikten sonra tereddüt etmeyiniz.
Devlet idaresinde mesele yalnız doğruyu bilmek değildir; doğruyu doğru zamanda söyleyebilmek, doğru tedbiri gecikmeden alabilmek, tehlikeyi kapıya varmadan sezebilmek ve fırsatı heba olmadan değerlendirebilmektir. Devlet aklı hadiseleri olup bittikten sonra yorumlayan bir seyirci değildir; olup bitecek olanı önceden tartan, ihtimalleri hesaplayan ve istikameti buna göre tayin eden iradedir.
Zamansız cesaret çoğu zaman hesapsızlığa dönüşür; gecikmiş tedbir ise kudret değil zaaf üretir. Buna karşılık erken kavranmış bir risk, devletlere hareket alanı açar, milletlere nefes aldırır ve krizleri yönetme kabiliyeti kazandırır.
"DEVLET AKLI BİR SEYİRCİ DEĞİLDİR"
Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu çizgi de tam olarak budur: öfkeye kapılmayan, hamasetle savrulmayan, rehavete teslim olmayan; aklı, tecrübeyi ve milli menfaati merkeze alan soğukkanlı bir devlet çizgisi. Ortadoğu'nun geniş fay hattı yeniden harekete geçirilmiştir. Gazze'de başlayan ateş, Lübnan'a sıçramış, Suriye'ye gölgelenmiş, Irak'a temas etmiş, nihayet İran'ın merkezine kadar uzanan bir sarsıntı üretmiştir. Burada yürüyen mücadele yalnız askeri hedeflerin mücadelesi sayılmaz. Aynı zamanda devletlerin çevresel derinliği, caydırıcılık halkaları, bölgesel nüfuz ağları ve küresel hiyerarşide tutunma kabiliyetleri de sınanmaktadır. Şu husus açık şekilde görülmelidir: Ortadoğu'da uzun yıllar vekâlet hatları üzerinden yürütülen mücadele artık çevreden merkeze doğru yönelen daha doğrudan bir safhaya geçmiştir. Bu durum bölgedeki her aktör için yeni riskler üretmektedir; Türkiye için de aynı gerçek geçerlidir.
"MÜCADELE DAHA DOĞRUDAN BİR SAFHAYA GEÇMİŞTİR"
Üstelik bu tablo tarihten kopuk bir gelişme değildir. Yaklaşık bir asır önce Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İngiltere ve kısmen Fransa tarafından kurulan bölgesel statüko, cetvelle çizilmiş sınırlar ve dış merkezli güvenlik mimarileri üzerine inşa edilmişti. O düzen uzun yıllar boyunca farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugün ise aynı coğrafyanın statükosu bu defa Amerika Birleşik Devletleri'nin stratejik yaklaşımı ve İsrail'i merkeze yerleştiren yeni bir güvenlik tasarımı üzerinden yeniden şekillendirilmek istenmektedir. Böylece kadim Ortadoğu coğrafyasının kaderi ikinci kez dış merkezli bir dizayn girişimiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu girişim yalnız siyasi haritaları değil; aynı zamanda bu topraklarda yaşayan toplumların tarihsel hakikatini, hafızasını ve meşru beklentilerini de örseleme riski taşımaktadır. Bugün bu büyük jeopolitik tertibin düğümlendiği ana eşiklerden biri de İran sahasıdır. İran sıradan bir ülke olmadığı gibi, yaşayacağı muhtemel bir sarsıntı da sıradan bir iç karışıklık şeklinde görülemez.
İran gibi büyük, tarihî, çok katmanlı ve sert devlet reflekslerine sahip bir yapıda ortaya çıkacak çözülme yalnız bir rejim meselesi üretmez; aynı zamanda sınır aşan güvenlik baskısı, düzensiz nüfus hareketleri, mezhepsel dalgalanmalar, kaçak ekonomi ağlarının genişlemesi, vekil silahlı yapıların çoğalması ve yeni jeopolitik boşlukların doğması gibi sonuçlar doğurur.
Başka bir ifadeyle İran'da yaşanacak kontrolsüz bir zayıflama yahut çözülme yalnız Tahran'ın iç meselesi olarak kalmayacak; dalga dalga çevre ülkelere yayılan yeni bir istikrarsızlık kuşağı üretme potansiyeli taşıyacaktır.
"TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞU TABLO DOĞRUDAN DOĞRUYA MİLLİ GÜVENLİK, SINIR EMNİYETİ VE BÖLGESEL İSTİKRAR DOSYASIDIR"
Mesele tam da budur. Türkiye'nin önündeki mesele, uzaktan izlenen bir sınır krizi meselesi değildir. Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tablo doğrudan doğruya milli güvenlik, sınır emniyeti ve bölgesel istikrar dosyasıdır. Suriye tecrübesi bize ağır bedeller ödeterek öğretmiştir ki devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların, vekâlet unsurlarının, düzensiz göç hareketlerinin, kaçak ekonomi ağlarının ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir.
Bugün İran merkezli gelişmeler de aynı dikkatle okunmalıdır. Bir bölgede devlet boşluğu oluştuğu an oraya akıl, vicdan, izan ve merhamet yerleşmez; önce silah yerleşir, sonra istihbarat yerleşir, ardından vekâlet savaşı yerleşir. Sonrasında o coğrafyanın halkları başkalarının hesaplarının altında ezilir.
"DEVLET BOŞLUĞU OLUŞTUĞU AN ÖNCE SİLAH YERLEŞİR"
Lübnan meselesi burada ayrıca konuşulmak mecburiyetindedir. Çünkü Lübnan, Ortadoğu'nun küçültülmüş haritası; aynı zamanda büyütülmüş çelişkisidir. Din vardır, mezhep vardır, dış müdahale vardır, tarihî kırılma vardır, silahlı yapı vardır, zayıf devlet vardır, güçlü yabancı hesap vardır.
Beyrut'un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısır döngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.
Lübnan'a bakarken yalnız bugünün cari, sıcak çatışmasını görmek kâfi gelmez. Osmanlı'nın son asrından manda yıllarına, iç savaştan 2006 krizine kadar uzanan çizgi, bize aynı ibret levhasını göstermektedir: İç denge bozulduğu an dış müdahale gecikmez.
Dış müdahale yerleştiği an ülkenin kendi karar kudreti küçülür. Karar kudreti küçüldüğü an silahlı yapılar devletin önüne geçer. Bugün Lübnan sahasında yeniden görülen tablo da budur. Yanan yalnız bir cephe sayılmaz; aşınan aynı zamanda devlet fikridir.
"DEVLET ZAYIFLADIKÇA CEMAATLER BÜYÜR"
Bu sebeple Lübnan başlığı, Türkiye açısından yalnızca duygusal bir dayanışma meselesi olarak kalmamalı; aynı zamanda güvenlik, egemenlik ve bölgesel düzen hakkında ağır dersler taşıyan tarihî bir ibret sahası da olmalıdır. Lübnan'ın başına gelen her hadise Türkiye'ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.
Bugün ortaya çıkan tablo şunu göstermektedir: İsrail Filistin sahasını fiilen tasfiye edilmiş bir alan gibi görmekte ve güvenlik stratejisini kuzeye doğru genişletme arayışını açık biçimde hızlandırmaktadır. Gerekçe Hizbullah olur, gerekçe İran olur, gerekçe güvenlik olur; fakat ortaya çıkan stratejik yönelim değişmemektedir.
Bahane ne olursa olsun, bölgesel güç dengelerini İsrail merkezli yeni bir güvenlik kuşağı üzerinden yeniden kurma arayışı giderek daha görünür hâle gelmektedir.
Bu noktada şu soruyu açıkça sormak gerekir: Eğer Filistin sahası fiilen daraltılmış ve parçalanmış bir alan hâline getirilmişse, sıradaki baskı hattı neresidir? Bu sorunun cevabını görmek zor değildir.
Lübnan sahası giderek daha fazla hedef hâline gelmektedir. Bu durum yalnız Lübnan için değil, Doğu Akdeniz'in tamamı için ciddi bir jeopolitik kırılma anlamına gelmektedir.
"BEYRUT DÜŞERSE YALNIZ BİR ŞEHİR YARA ALMIŞ OLMAZ; BÖLGENİN JEOPOLİTİK DENGESİ SARSILIR"
Çünkü Lübnan yalnız küçük bir ülke değildir. Lübnan aynı zamanda Doğu Akdeniz'in düğüm noktalarından biridir. Beyrut yalnız bir başkent değildir; tarih boyunca ticaretin, kültürün ve jeopolitiğin kesiştiği büyük bir kapıdır.
Doğu Akdeniz'in incisi olan bu şehir ve bu ülke, bölgesel dengelerin en hassas halkalarından birini teşkil etmektedir. Bu nedenle Lübnan meselesi artık yalnızca güncel çatışmaların dar çerçevesinde ele alınamaz. Lübnan'ın devlet kapasitesini güçlendirecek, egemenliğini tahkim edecek ve Doğu Akdeniz'de kalıcı istikrar sağlayacak daha cesur ve daha kapsamlı seçeneklerin açık biçimde tartışılması gerekmektedir.
Lübnan'ın kendi içinde güçlendirilmesi, bölgesel istikrar mekanizmalarının kurulması ve gerekirse komşu coğrafyalarla yeni siyasi ve ekonomik iş birliği imkanlarının değerlendirilmesi artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.
Çünkü gerçek şudur: Denizden komşumuz olan Lübnan çökerse yalnız bir ülke çökmüş olmaz; Doğu Akdeniz'de yeni bir istikrarsızlık kuşağı doğar. Beyrut düşerse yalnız bir şehir yara almış olmaz; bölgenin jeopolitik dengesi sarsılır.
Bu yüzden Lübnan meselesi yalnız Lübnan'ın meselesi değildir; aynı zamanda bölgenin geleceği ve Türkiye'nin güvenliği ile doğrudan bağlantılı bir stratejik meseledir.
"TÜRKİYE'NİN STRATEJİK İSTİKAMETİ SAVRULMA DEĞİLDİR; DÜZEN KURAN BİR DENGE SİYASETİDİR"
Tam bu noktada Türkiye'nin nasıl bir siyasal ve stratejik hat izlemesi gerektiği hayati önem taşımaktadır. Çünkü mesele yalnızca bölgesel bir kriz değildir; aynı zamanda Türkiye'nin jeopolitik konumunun, güvenlik mimarisinin ve stratejik aklının sınandığı tarihî bir eşiktir.
Bizim çizgimiz açıktır. Türkiye krizin akıntısına kapılan bir ülke konumuna sürüklenemez.
Türkiye yangının büyümesine hizmet eden bir aktör hâline gelemez; bilakis yangını sınırlayan, gerilimi dengeleyen, kutuplaşmayı yatıştıran ve bölgesel aklı yeniden inşa eden merkez ülke konumunu güçlendirmek zorundadır. Türkiye'nin stratejik istikameti savrulma değildir; düzen kuran bir denge siyasetidir. Bu yaklaşım, Türkiye'nin jeopolitik ağırlığını koruyan ve bölgesel istikrarın mimarları arasında yer almasını sağlayan devlet aklının tabii neticesidir.
Stratejik sükûnet mahcup bir bekleyiş anlamına gelmez; zamanın ruhunu doğru okuyarak doğru anda doğru ağırlığı sahaya koyabilme kudretidir. Soğukkanlılık tereddüt yahut gevşeklik sayılmaz; öfkenin bulanıklığından arınmış, hesaplanmış ve hedefe yönelmiş bir güç yoğunlaşmasıdır.
Büyük devletler kriz zamanlarında hamasetle savrulmaz; kuvvet, zaman ve istikamet hesabını aynı anda yapar. Gürültülü sloganların cazibesine kapılmaz; stratejinin sükûnetiyle hareket eder. Anlık tepkilerin dar ufkuna hapsolmaz; uzun vadeli istikameti esas alır.
Çünkü devlet dediğimiz yapı günü kurtaran reflekslerle varlığını sürdüren bir idare değildir. Devlet, zamanın akışını okuyabilen, tehlikeyi büyümeden sezen ve doğru anda bütün ağırlığını sahaya koyabilen tarihî bir akılla ayakta durur. Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu çizgi de tam olarak budur. Başkalarının senaryosuna eklemlenen bir teslimiyet hattı olmamıştır Türkiye. Hesap kitap bilmeyen savruk reaksiyonların merkezi de olmadı. Türkiye'nin çizgisi; kendi güvenliğini tahkim eden, kendi ekonomisini güçlendiren, kendi jeopolitik alanını genişleten ve kendi iç cephesini sağlamlaştıran rasyonel bir devlet çizgisidir.
Çünkü bölgesel fırtınaların ortasında savrulan ülkeler tarih sahnesinde iz bırakmaz; yön tayin eden devletler ise krizleri aşmakla kalmaz, yeni dengelerin mimarı hâline gelir.
Türkiye de tam olarak böyle bir devlet olma iradesine ve tarihî kapasiteye sahiptir.
"BÜYÜK DEVLETLER KRİZ ZAMANLARINDA HAMASETLE SAVRULMAZ"
Tam da bu sebeple Türkiye'nin önündeki ödev ağırdır. İç siyasetin sığ ve gündelik polemiklerine sıkışmış zeminden süratle çıkılması zaruridir. Muhalefet adına yerel ölçekte dahi kalıcı bir eser ortaya koyamayan; bir yanda bir kifayetsiz, öte yanda bir muhteris figürün ve onların payandası, sözcüsü konumuna yerleşmiş sözüm ona bir liderin dar ufuklu rekabetinin Türkiye'nin stratejik atmosferini belirlemesine müsaade edilemez.
Devlet ciddiyeti şahsi ihtirasların gölgesinde yürüyemez; milletin kaderi günübirlik siyasi hesapların dar koridoruna hapsedilemez. Jeopolitik kırılma anlarında zaman kaybı yalnızca siyasi bir kusur sayılmaz; aynı zamanda devletin hareket alanını daraltan ağır bir stratejik maliyet üretir.
Türkiye'nin böylesi bir dönemde ihtiyacı olan şey gürültülü polemiklerden ziyade, sağlam irade; sığ muhalefet ve rekabetten öte, devlet çapında bir akıl ve dirayettir.
Bu nedenle devlet ölçeğinde bir toparlanma ve konsolidasyon zaruridir. Güvenlik, enerji ve dış politika başlıklarında asgari müştereklerin hızla tahkim edilmesi gerekmektedir.
Türkiye'nin iç cephesi sağlam olursa dış baskılar anlamını yitirir. İç dayanıklılık güçlenirse bölgesel krizler Türkiye için tehdit olmaktan çıkar, yönetilebilir risklere dönüşür.
Çünkü devlet dediğimiz yapı, günü kurtarmak için kurulmuş bir idare mekanizması değildir. Devlet, zamanın akışını okuyabilen; tehlikeyi büyümeden sezebilen, fırsatı doğmadan görebilen ve milletin kaderini günübirlik hesapların üstünde tutabilen tarihî bir akıldır.
Bu akıl bazen sabretmeyi bilir, bazen konuşmayı bilir, bazen de doğru anda bütün ağırlığını sahaya koymayı bilir. Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet aklı da işte bu geleneğin devamıdır. Bu akıl ne hamasetin gürültüsüne kapılır ne de korkunun dar ufkuna sıkışır.
Bu akıl, fırtınalı zamanlarda pusulasını kaybetmeyen bir milletin ortak iradesidir. Ve o irade bugün de Türkiye'ye şunu söylemektedir: İç cepheyi sağlam tut, devlet aklını diri tut ve büyük fırtınaların ortasında yön tayin eden ülkelerden biri ol.
"İÇ CEPHEYİ SAĞLAM TUT, DEVLET AKLINI DİRİ TUT"
Buradan muhalefete açıkça seslenmek isterim: Türkiye'nin etrafında ateş çemberi daralırken, hâlâ belediye kulisleriyle, kişisel ikbal hesaplarıyla, medya parıltısıyla, günübirlik polemiklerle oyalanan bir siyaset çizgisi, memlekete yük olur.
Devletin önüne proje koyamayan, milletin önüne ufuk koyamayan, bölgesel kırılma anlarında tarih şuuruyla davranamayan kifayetsiz ve muhteris kadroların, Türkiye'yi büyük fırtınalardan sağ salim çıkarma kabiliyeti bulunamaz. Gürültü çıkarmak kolaydır. Sosyal medyada parlamak kolaydır. Ham cümlelerle kalabalık toplamak kolaydır. Zor olan, devleti okumaktır. Zor olan, coğrafyanın ağırlığını taşımaktır. Zor olan, kriz anında soğukkanlı ve kurucu bir çizgi gösterebilmektir.
Muhalefetin bir kısmı, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu büyük jeopolitik sınamanın mahiyetini kavrayabilecek bir ufka sahip görünmemektedir. Okyanuslar kabarırken ufukta, onlar kendilerince ÖZGÜR bir halet-i ruhiye içinde sığ sularda çamurla oynamayı marifet saymaktadır.
Ufku okuyamadıkları için küçümserler; kavrayamadıkları için basitleştirirler, idrak edemedikleri için meseleyi gündelik polemiklerin dar çerçevesine sıkıştırırlar.
Bu sığlığın etrafında bir de kulak entelektüelleri, meyhane malumatfuruşları ve isimlerini anmaya dahi değmeyecek bazı zevatın gürültülü yorumları dolaşmaktadır. Gürültü çoktur, idrak azdır; söz çoktur, kavrayış kıttır.
Oysa burada konuşulan mevzu herhangi bir parti rekabeti, herhangi bir seçim hesabı yahut ekranlarda tüketilen bir polemik başlığı değildir. Burada konuşulan mevzu, Türkiye Cumhuriyeti'nin önümüzdeki yüz yılını şekillendirecek güvenlik ve jeopolitik eşiğin kendisidir.
İran sahasında doğabilecek ağır bir kırılmanın etkisi yalnızca Tahran'ı ilgilendiren bir hadise olarak kalmaz; dalga dalga Türkiye'nin doğu sınırlarına, güvenlik mimarisine, göç hareketlerine, ekonomik dengelerine ve iç istikrarına kadar uzanabilecek bir sarsıntı üretir.
Böyle bir mesele sloganla yürütülemez. Böyle bir mesele kifayetsizlikle taşınamaz. Böyle bir mesele şahsi ihtirasların gölgesine terk edilemez.
Devlet aklı böylesi zamanlarda polemik üretmez; istikamet tayin eder. Gürültü çıkarmaz; ağırlık koyar. Çünkü tarihî eşiklerden geçen milletler sığ rekabetlerin gürültüsüyle değil, derin bir devlet aklının dirayetiyle yol alır.
İşte tam da bu sebeple milli birlik ve kardeşlik projesinin tarihî isabeti bugün çok daha berrak şekilde ortaya çıkmaktadır. İç cephe tahkim edilmeden dış cephe korunamaz. Kardeşlik kuvvetlenmeden sınır güvenliği kalıcı şekilde tesis edilemez.
Toplumsal mutabakat derinleşmeden devletin dış baskılara karşı direnç kapasitesi azami seviyeye ulaşamaz. Türkiye'nin etnik fay hatlarıyla, mezhebi gerilimlerle, siyasi kutuplaşmayla ve kültürel ayrıştırmalarla zayıflatılmasına dönük her girişim doğrudan doğruya milli güvenlik meselesidir.
İçerde birlik kudret üretir. İçerde kardeşlik caydırıcılık üretir. İçerde çözülme ise dışarıda iştah kabartır. Bu gerçek bugün her zamankinden daha açıktır.
Cumhur İttifakı'nın kıymeti de tam burada anlaşılmaktadır. Cumhur İttifakı, basit bir seçim ortaklığı sayılmaz; Türkiye'nin ağır zamanlarında devlet ile millet arasındaki bağı tahkim eden, güvenlik ile siyaset arasındaki eşgüdümü kuvvetlendiren, iç cepheyi tahkim eden tarihî bir irade birliğidir.
Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu bölgesel tehditler düşünüldüğünde, Cumhur İttifakı'nın ortaya koyduğu duruş; dağınıklık yerine dayanışmayı, gevşeklik yerine kararlılığı, tereddüt yerine devlet ciddiyetini, savrulma yerine istikamet duygusunu temsil etmektedir.
Cumhur İttifakı'nın kıymeti seçim günlerinde değil, işte böylesi kader anlarında daha iyi anlaşılır.
"TÜRKİYE, KRİZLERİN ORTASINDA İSTİKAMET TAYİN EDEN BİR DEVLETTİR"
Devlet aklı, hadiseleri bir günün sıcaklığıyla okuyup hüküm vermez. Bugünün içine yarının ağırlığını, yarının içine de tarihin hafızasını katar. O sebeple Türkiye'nin bugünkü sınaması yalnız İran-İsrail-ABD eksenindeki sıcak gerilimden ibaret sayılmaz.
Asıl mesele, bu gerilimin ardından kurulacak yeni bölgesel mimaride Türkiye'nin nerede duracağıdır. Türkiye edilgen kalırsa başkalarının kurduğu denklemin sonuçlarına maruz kalır.
Türkiye aktif ve kurucu davranırsa, kendi güvenlik kuşağını, kendi jeoekonomik alanını, kendi diplomatik ağırlığını tahkim eder.
Bizim anlayışımız nettir. Türkiye mazlumlar için vicdan, kendi vatandaşları için emniyet ve huzur ülkesi olmak mecburiyetindedir.
Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Bugüne kadar uygulamalarınızla Türk siyasetinde yerel yönetimin akı, yüzü, doğrusu, samimiyeti her şeyi sizler oldunuz. Allah hepinizden razı olsun. Hepinizi tebrik ediyor, başarılar diliyorum.
Sağ olun, var olun, Allah'a emanet olun."